+ Konu Cevaplama Paneli
1 Sayfadasın, Toplam 5 Sayfa var 12345 SonuncuSonuncu
Toplam 50 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: DİLİMİZİ KORUYALIM!

  1. #1
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart DİLİMİZİ KORUYALIM!

    Türkçemizin bağımsız bir dil olarak yaşaması, gelişip zenginleşmesi için şunlar önerilebilir:

    1. “Önce Türkçe!” sloganı kafalara ve gönüllere yerleştirilmeli, herkesi güzel Türkçe öğrenmeye ve kullanmaya özendirmeliyiz.

    2. “Önce Türkçe!” konusunda bireysel ve toplumsal duyarlık, dil duygusu ve ana dili bilinci oluşturulmalıdır. Bu konuda herkese görev düşer. Asıl sorumluluk ise, örgün ve yaygın eğitim kurumlarına; yazılı, sözlü ve görüntülü kitle iletişim araçlarına, sanatçılara, yazarlara, aydın kesime düşmektedir.

    3. Özellikle aydın kesim, yabancı hayranlığı ile yabancı sözcük düşkünlüğünden kurtarılmalıdır.

    4. Yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretimin çok farklı şeyler olduğu kafalara iyice yerleştirilmelidir. Okullarımızda hâlen yürütülmekte olan yabancı dil öğretiminin çok verimsiz olduğu göz önüne alınarak, verimli ve etkili yabancı dil öğretimi için gerekli önlemler hiç zaman geçirmeden alınmalı, yabancı dilde öğretime ise son verilmelidir.

    5. Verimli bir yabancı dil öğretimi için, yüksek öğretim kurumlarında ilk yıl küçük gruplar hâlinde ve nitelikli okutmanlarla etkili bir “yabancı dil hazırlık sınıfı” uygulaması, daha sonraki yıllarda “meslekî yabancı dil” dersleri önemli bir çözüm yoludur. Ankara Üniversitesinin TÖMER kanalıyla yürütmekte olduğu hazırlık sınıfı uygulaması esas alınabilir.

    6. Bütün öğretim kademelerinde Türkçe eğitiminin yeterince etkili, verimli yapılabilmesi için gerekli duyarlık ve özen gösterilmelidir. Bu önemli konu, gelip geçici olan bakan ya da hükümet politikası olarak değil, sıkı ve değişmez bir devlet politikası olarak görülmelidir. İşin özü, etkili ve bilinçli ana dili eğitiminde yatmaktadır. Şunu hiç unutmayalım ki iyi bir yabancı dil öğretimi için de iyi bir ana dili eğitimi ön koşuldur.

    7. Çok kolay olmamakla birlikte dil gümrüğü uygulamasına bir an önce geçilmeli, baskın dile/dillere karşı koyabilmek için sözcük ve terim üretimine yeterince önem verilmeli, çeşitli dallardan uzmanları da devreye sokarak bu konuda yoğun çalışmalar yapılmalıdır.

    8. Dil alanında en etkili kesimlerin başında eğitimciler, öğretmenler geldiğini göz önünde tutarak, öncelikle Türkçe ve edebiyat öğretmenleri olmak üzere, bütün öğretmenlerin ana dili duyarlığı ve bilinci ile yetiştirilmelerine büyük önem verilmelidir.

    9. 1930’lardan 1980’lere kadar yürürlükte olan 5237 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun 21. maddesi, çeşitli işyerlerinin kapılarına asılacak levha ve tabelaların Türkçe olmasını şart koşuyordu. Bu yasanın uygulamadan kaldırılmış olması ve değişen şartlar durumu tersine çevirmiştir. Adı geçen yasaya yeniden işlerlik kazandırılması uygun olur.

    10. Türkçenin yozlaşmaktan korunması ve kurtarılması için genel ve yasal bir düzenleme amacıyla hazırlanan “Türk Dilinin Kullanılmasına İlişkin Kanun” tasarısı, dil-anlatım ve konuya yaklaşım bakımından gerekli düzeltme ve düzenlemeler de yapılarak bir an önce yasalaşmalıdır.

    11. Bir ülkenin kültürü ve dili tek başına ele alınamaz. Dil ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik yapısı ve özellikleri ile iç içedir ve onlardan ayrı düşünülemez. Eğer bir malı veya aracı kendimiz üretmiyor da dışarıdan alıyorsak, sadece onu değil, onun adını ve onunla ilgili terimleri de almak zorundayız demektir.

    O hâlde, ekonomi ve teknoloji başta olmak üzere her alanda üretmeden tüketmek çılgınlığına karşı çıkmak da ulusal bir görev ve sorumluluktur. Çünkü üretimi bir yana bırakarak sadece tüketim toplumu olmakla hiçbir yere varılamaz. Bu şekilde olup da tarihten silinen toplum ve ülke sayısı az değildir.

    Görüldüğü gibi en çarpıcı ve can alıcı noktalardan biri, dili bir bütünün parçası olarak görmek, önce o bütünü geliştirmektir.


    Kaynak:
    Prof. Dr. Cahit KAVCAR' dan alıntı yapılmıştır...
    Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi

    TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN 75. YILINI COŞKUYLA KUTLADIĞIMIZ 1998 YILINDAN İTİBAREN; 1 KASIM TARİHİ VE ONU TAKİP EDEN HAFTA, BUNDAN BÖYLE; "TÜRK HARF İNKILÂBI HAFTASI" OLARAK KUTLANACAKTIR....




    -ghizem janım six o'klokta chilek cafede bulushuoz...
    (-Gizem canım saat 6 da çilek kafede buluşuyoruz...)

    (-aanadım pepeeemm...kojaman kisssss...
    (Anladım bebeğim.Kocaman öptüm...)

    -walla pen böhle konsuomm...ishinize gelirse....chünkü pen moronum....
    (-valla ben böyle konuşuyorum.İşinize gelirse.Çünkü ben moronum.)

    -aqhlının almadıqhı hayallheyle dakılıyoyhum gafhaun büle basmadughu gheyceckleyle yashıyoyhum !!
    Yani diyor ki: Aklının almadığı hayallerle takılıyorum kafanın bile basmadığı gerçeklerle yaşıyorum.Vay be

    Bunlarda Türkiye'den dükkan isimleri

    Lavash Dürüm...

    Pi-love Center..

    Ahmet's Yeri..

    Derwish Dürüm..

    Turkish-i fastfood..

    M-Luck ..

    The Dönerium...

    Türkish raviöle.

    Chicken Translate...

    Clube İnternet Cafe..Kulübe şeklinde yapmışlar birde dükkanı...

    The Adana Khebab...

    Oto Rent A Car ...

    Three Co Tekstil...


    Lüzumsuz batı hayranlığından mıdır yoksa,
    Özentilikten midir bilinmez
    Bu şekil konuşanların sayısı her geçen gün artmakta.
    Ve biz de türkçemizi savunmayı bir borç biliyoruz...


    Dünyanın en güzel ve en anlamlı dillerinden biri olan türkçeyi mahvetmelerine izin vermeyelim...



    Türk Gençliğinden Atatürk'e

    Büyük önder, NUTUK adlı eserin son bölümünde “ Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal felaketlerin yarattığı uyanıklığın ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.” der ve “Ey Türk Gençliği!” diye başlayarak gençlere seslenir (20 Ekim 1927). "Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi"ni bilmeyen yoktur. Kendilerine verilen bu değer karşısında bu gençliğin de Atasına söyleyecekleri mutlaka olmalı. İşte gençliğin sesi…


    Ey Atam!

    Türk gençliği olarak, varlığımızın en değerli parçası olan, bağımsızlığın, cumhuriyetin ve devrimlerinin yılmaz bekçileriyiz. Bu karar, onurlu ve ilkeli irademizin göstergesidir.

    Bizi hiçbir kuvvet yolumuzdan döndüremeyecektir. Bizler, bütün gücümüzü senin emanetlerinden, ulusal tarihimizden ve ruhumuzdaki Türklük onurundan alıyoruz. Senin ilkelerin doğrultusunda attığımız her adım sağlam, yaptığımız her atılım bilinçli olacaktır.

    Varlığımızın ve birliğimizin esası olan bağımsızlık ve cumhuriyet; eğilmeyen başları ve bükülmeyen bilekleriyle buna sahip çıkan onurlu Türk evlatlarının elinde kuşaktan kuşağa aktarılacak, sonsuza dek yaşatılacaktır.

    Bağımsızlığımıza, cumhuriyetimize ve toprak bütünlüğümüze göz diken, onları yok etmek isteyen düşmanların ve onlarla işbirliği yapan içimizdeki hainlerin, satılmışların varlığını biliyoruz. Onlara sinsi emellerini gerçekleştirme fırsatı vermeyeceğiz.

    Düşman, en modern silahlarla donanmış olarak en kuvvetli ordularla üzerimize saldırsa bile, tek yumruk olmasını bilen ulusal birliğimizi bozamayacak, yenilmez Türk gücünün ve inancının zerresini sarsamayacaktır.

    Bağımsızlığımızı, cumhuriyetimizi ve toprak bütünlüğümüzü korumak gerektiğinde, içinde bulunacağımız koşullar ne olursa olsun inancımızı hiç yitirmeyecek, bu uğurda can veren şehitlerimizin gittiği yoldan sapmayacağız.

    Kudret ve cesaretini 5000 yıllık geçmişinden alan bu gençlik, vatan sevdasıyla yoğrulmuş damarlarındaki asil kanın varlığını bilmekte ve ona layık olabilmek için bütün engelleri aşarak her türlü güçlüğü yenmek azmindedir.

    Ey Türk ulusunun ulu önderi!

    Her zaman, her yerde ve her koşulda, senin ilkelerinden ayrılmayacağıma, ulusumun çağdaş uygarlık doğrultusunda onurlu bir şekilde yaşayabilmesi için dilimden ve dinimden ödün vermeden elimden geleni yapacağıma, bu amaçla çok çalışacağıma, namusum ve şerefim üzerine söz verir, varlığımı Türk ulusuna adarım.

    Ne mutlu “Türk'üm” diyorum.

    Tahsin MELAN

    TÜRKÇESİ VARKEN...


    Kimliğinin yansıması olan dilini kirletmekten utanmayanlara...


    Kendini bilmez, duyarsız kişilerin, günden güne artan bilinçsiz ve sapkınca bir yabancı dil hayranlığı içerisine düştüklerini görüyoruz. Oysa onlar, bu davranış ve özenti ile başlayan aymazlıkla, dilimize verdikleri zararın yanı sıra ne kadar acınası ve gülünç duruma düştüklerinin ayırdında bile değiller. Kişilerin kendilerine olan güvensizliklerinden ve eğitim aksaklıklarından kaynaklanan bu özenti, dili günden güne kirletmekte ve yozlaştırmaktadır. Hele bu tür kirliliğe neden olanların başında yer alan, kendilerini "aydın" diye adlandıran kandilleri sönüp de karanlıkta kalasıca bir kesim var ki onlara söyleyecek söz bulamıyorum. Sözümün yokluğundan değil suskunluğum, aksine çokluğundan. Cahilin bahanesi belli âliminki ne ola? Oysa onlardan beklenen, örnek alınası kişiler olmaları değil midir?

    Yabancı dile ve yabancı dil öğrenmeye karşı olmak ne mümkün! En az kendi dilime saygım kadar bütün dillere saygı duyarım. Ama yabancı dil öğrenmek başka, yabancı dili kendi dilinle karıştırmak başkadır. İşte işin özü de burada. Yerli yersiz ve genellikle yanlış vurgulamalarla seslendirilen el dilinden devşirme sözcükler, asıl kaynağına bile ters düşen yapılarda yozlaşarak dilimizde yer edinmeye başlamıştır. Bu da yetmezmiş gibi Türkçe söylemlerin arasına serpiştirilen bu asalak sözcüklerin sonuna veya başına eklenen Türkçe ekler veya sözcüklerle “bellekmemory, çekirdekshop, CARdesh (kardeş), pratick çözümler…” gibi piçleşmiş yeni sözcükler oluşturulduğunu ve anlaşılmaz bir çokbilmişlik edasıyla kullanıldığını görüyoruz. Böylesi sözcükleri türetmeyi ve kullanmayı marifet belleyen ve içine sindirebilen bu kişiliksiz kişilerin azınlıkta olmasına rağmen cehaletin cesareti olsa gerek ki sesleri duyarlı çoğunluğunkinden daha gür çıkmakta ve maalesef ne acıdır ki baskın olmakta, kabul görmektedir. Bizler, dil konusunda duyarlı olduğunu söyleyenler, genellikle bu azınlığın acınası zavallılıklarını buruk bir tebessümle geçiştiririz. Aslında bu tebessüm, söylemek isteyip de söyleyemediğimiz pek çok duygunun basitçe dışa vurumudur. Pek çok şey söylemek isteyip de söyle(ye)memek, "Bana ne, hangi birini düzelteyim, balık baştan kokmuş." diye umursamaz bir tavırla olayı geçiştirmek, kelimenin tam anlamıyla vurdumduymazlık değil midir? Oysa olaya anında tepki göstermek, ilgiliyi uyarmak, her ne pahasına olursa olsun dile özen gösterilmesi için çabalamak, bu dil benim diyenlerin boynunun borcu değil midir? Susmak ve olayı görmezden gelerek geçiştirmek en az dil bozguncuları kadar dile zarar vermenin ve dil hainliğinin ta kendisi değildir de nedir?

    Asırlar boyunca özenle kuşaktan kuşağa aktarılan, geçmişin izlerini taşıyan değer yargılarımızla gururlanan bizler, "Gelecektekilerin de geçmişleriyle gurur duyma hakları var, olmalı." diyerek aynı değerler çerçevesinde bu emanetlere sahip çıkmak ve onlara hıyanetlik etmeden geleceğe aktarmakla yükümlü değil miyiz? Eğer onlara da onurlu bir geçmişin izlerini taşıma gururunu yaşatmak istiyorsak, üstümüzdeki yükümlülük gereği emaneti gereğince ve özenle korumak ve yaşatmak zorundayız. İşte bu nedenle üstünde durmamız gereken en önemli nokta, bir toplumun kimlik ve kültür birikimlerinin yansıması olan "dil"dir. Bir ulus, dilini yitirdiği anda ne kadar derin köklere sahip olursa olsun; suya hasret asırlık bir çınarın dökülen yaprakları, kuruyan dalları gibi tüm değer yargılarını birer birer yitirmeye ve sonunda kuruyup yok olmaya mahkûmdur. Bu gerçeği görmek, bilmek ve dilimizi koruyup ona saygı duymak zorundayız. Bu doğrultuda yapılması gerekenlerin başında, dili yabancı sözcüklerin sinsice saldırısından koruma gayreti yer almaktadır. Bu da özen isteyen bir konu olup abartıya kaçılmadan ve yanılgıya düşülmeden bilinçli bir şekilde yapılması gereken bir iştir. Amaç, birilerine kızıp, olayı kişiselleştirip, siyasallaştırıp asırlar boyu bu dilde barınan, dilde yerini almış ve artık bizim olan, bize hizmet eden, bu ulusun kültüründe iz bırakan sözcüklerle cebelleşmek, onları dışlamaya kalkışmak değil, yıkıcı güçlerin sinsi emelleri doğrultusunda dilimize sokulan sözcüklere karşı verilen uğraş olmalıdır. Bu uğraşın hedefi de önce “dur” demek, sonra kendi içinde “sen-ben” demeden “biz” olup sorunlu ve tartışmalı sözcüklerle ilgili çalışmalar yapmaktır.

    Elbette zaman içerisinde diller arası sözcük alış verişi olmuştur ve olacaktır. Bu, dil olgusunun kaçınılmaz bir yaşam gerçeğidir. Dil yaşadığı, var olduğu sürece kendini yenileyecek, yeni türetmelerle zenginleşecektir. Ama bu yine kendi kök ve ekleri ile gerçekleştirildiğinde ana dili tadında, güzel, anlamlı ve bizim olacaktır. Dünyanın en işlek dillerinden biri olan dilimizin kök ve ek zenginliği, anlam bulgusu tıpkı satranç oyunundaki hamleler kadar sağlam kurallara ve sınırsız boyutlara sahiptir. Kendiyle barışık olamadığı gibi diliyle de barışık olamayan ve dilimizin zenginliğini görmezden gelenlerin, çıktıkları kabuğu beğenmeyen küçümser tavırlarla dile dil uzatmaları, onların zavallılıklarının, yetersizliklerinin ve en önemlisi, aslını inkâr eden satılmışlıklarının göstergesidir.

    Bunca laftan sonra hâlâ "Boş ver dostum, bir sözcükten ne çıkar, bize bir şey olmaz, bunları biliriz, biliriz de yine bildiğimizi okuruz." diyecek kadar duyarsız kalabiliyor, yaşananları görüp de görmezden gelebilecek kadar bakar kör olabiliyorsanız ne dense azdır. Eğer hâlâ bu yaşadıklarımızın ayırdına varamıyorsanız gerçekten sözün bittiği yerdesiniz demektir. Yalnız şunu unutmayın: Bir sözcükten ne çıkar diye küçümsediğiniz o sözcüğün dile olan etkisi tek başına belki bir fiske kadar bile olsa zaman içerisinde artarak çekiç ve balyoz şiddetine erişecektir. Bugün dilini kirletenlere göz yuman, meydanı onlara bırakanlar, yayılımcı (emperyalist) güçlerin kültür balyozunun ağırlığını tepelerinde hissetmeye başladıklarında iş işten geçmiş olacaktır. İşte o zaman bağırıp çağırmanın hiçbir anlamı olmayacaktır. Çünkü görüşlerinizi, duygularınızı yansıtmaya çalıştığınız sözcükler tepenize inen o balyozun -bir zamanlar küçümsediğiniz- küçük fiskeleri, siz de isteseniz de istemeseniz de onların birer piyonu durumunda olacaksınız. İş işten geçtikten sonra dövünmeler boşunadır. Rüzgârın önüne kattığı bulut misali savrulmaktan ve dağılmaktan başka bir seçeneğiniz, çıkış yolunuz kalmayacaktır.

    Gelin sözün bittiği yere gelmeden bu gidişe bir “dur” diyelim. Atlası kirleten yabanın tozudur. Giysilerimizdeki tozu savururcasına, kara bir bulut gibi dilimizin üstüne çöreklenen bu illeti de savurmaya gayret gösterelim. Yılmak, yıkılmak demektir. Bu toplumun bireyleri olarak yıkılmamak için sorumluluklarımızın bilinciyle bir ilke etrafında birleşelim ve yılmadan, bıkmadan üstümüze düşeni yapalım. Hedef, kuşaklar arası uçurumların ortaya çıkmayacağı, herkesin anlayabileceği, duru ve temiz bir dile sahip olmak ise bu ilkenin özü de şudur: Türkçesi varken el diline ne gerek?




    Belki bu çalışmamı sorgulayanlar, eksiğini gediğini abartıyla eleştirmeye kalkışanlar olacaktır. Bu nedenle bir Molla Kasım'ın ortaya çıkıp beni sıgaya çekmesine beklemektense kendiliğimden bir açıklama yapmanın daha doğru olacağını düşündüm. Kimileri oturup eleştirir, kimileri de elinden geldiğince, gücünün, ilminin yettiğince bir zerrecik de olsa katkıda bulunma sevdasıyla çırpınır. Varın yerinizi siz belirleyin. Emek bizden takdir sizden.

    Türkçesi Varken adı altında hazırladığım bu sayfalar 2 bölüm altında toplanmaktadır.

    1. Bölüm, Özleştirme Kılavuzu:

    TDK yayınlarından (Ankara - 1978) olan eserin sanal ortam tıpkı basımının yer aldığı bölüm. bilindiği gibi Özleştirme Kılavuzu (ÖK) TDK'nin örnek çalışmalarından, girişimlerinden biridir. Ne yazık ki 1978 tarihli bu eser şimdi tozlu raflar arasında yerini almış, güncelliğini yitirmiş daha doğrusu unutulmuştur. Sadece meslekî açıdan gereksinim duyanların olmazsa olmazlarından biridir. Günahıyla sevabıyla kullanıma sunulmuş olan bu eserin amacına ne derece ulaşıp ulaşamadığına, halkla ne derece bütünleştiğine, dilimize olan katkısına sayfaları dolaşırken karar vereceksiniz. Kararınızın ne olacağını tahmin edebiliyorum. Genel yargı aynıdır. Buna rağmen yöntem tartışılsa da, girişimin güzelliği ve yaratıcılığı, bir kurumun işini ciddiye alıp istediğinde neler yapabileceğini sergilemesi açısından çok önemlidir. Bu vesileyle bu eserin ortaya çıkışında değerli katkıları ve emekleri olan tüm Türk dili gönül dostlarını saygıyla anıyor, dilimize verdikleri emeklerinden dolayı sonsuz teşekkür ediyor, aramızdan ayrılanlar varsa Allah'tan herkese ilmince rahmet vermesini diliyorum.

    Öğrencilik yıllarımda edindiğim bu eseri sizlerle paylaşmayı düşünmemin en önemli nedeni YAZIŞMALIK bölümümüzdeki türetmelerle ilgi çalışmalar olmuştur. Genç kuşağın bu eserden habersiz olmasını içime sindiremiyordum. Önlerinde örnek bir eser olmasını diledim. Özellikle bunun bilgisunar (internet) ortamında olması daha etkili olacaktı. Bu nedenle bu zor ama gerekli ve önemli uğraşıya giriştim. En ufak bir hata bile affedilmezdi.. Bu nedenle haftalar, aylar sürdü. Yapacağım küçük bir hatanın sorumluluğu altında ezilmekten korkuyordum. Bütün bu düşünceler doğrultusunda titiz bir çalışmayla özenli bir sayfa ortaya çıkarmaya çalıştım. Eğer bu çalışmamla dilimize girecek tek bir el dili sözcüğüne "dur" diyebilirsek ne mutlu bize..

    2. Bölüm, TÜRKÇESİ VARKEN...:

    Bu bölüm kendi önerilerimin, dilimiz.com sayfaları katılımcılarının kişisel çalışmaları, önerileri ve derlemeleri sonucu yazışmalıkta elde edilen verilerin ve TDK'nin güncel önerilerinin sunulduğu bölümdür.

    Dilimizi Koruyalım sayfalarının Yazışmalık bölümündeki sözcük türetme, el dili sözcüklere karşılık bulma çalışmaları, dilimiz.com katılımcılarının gayret ve destekleriyle dilimize katkıda bulunmak amacıyla çalışmalarını sürdürmektedir. Gerek kişisel öneriler ve derlemeler, gerekse sormacalardan elde edilen verilerle TDK'nin Dağarcığınıza Her Gün İki Söz adı altında verdiği güncel sözcüklerin(1) topluma iletilmesi, daha büyük kesimlerin bu çalışmalardan haberdar edilmesi gerekiyordu. Bu doğrultuda ÖK paralelinde bu bölümü de gündeme getirmenin yararlı olacağını düşündüm. Böylece anında karşılaştırma olanağını da sunmuş olacaktım. Aynı zamanda önemli bir iş için ilk adım olmasını istediğim bir girişimi de başlatmış olmayı amaçlıyordum. Umarım bu çalışmalarımız yeni özleştirme kılavuzlarına kavuşmamızı sağlayacak girişimlerin başlatılmasına ışık tutar. İleriki günlerde bu verilerin bir kitap halinde sunulmasının dilimize etkin bir katkı sağlayacağına inanıyorum.

    Bu bölüm sizlerin önerileri ve destekleriyle güçlenip gelişecektir. Birlik olup anında tepki göstererek karşımıza çıkan el dili sözcüklerinin kısa sürede önünü kesebiliriz. Yeter ki buna inanalım ve inandıralım. Yeni eklemelerle güncellemeler devam edecektir. Herkesi dilimiz adına sen, ben değil biz olmaya davet ediyorum.

    BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ DİLİMİZ İÇİN.

    DİLİMİZİ KORUYALIM, ONA SAYGI DUYALIM.


    Saygılarımla

    Tahsin MELAN




    Atatürk Diyor ki:
    Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde baslıca etkendir.



    DİLİMİZİ KORUYALIM

    Aslında bu başlığı seçerken “Acaba kavram olarak bir yanlışlığa sebep olabilir mi?” diye uzun süre kararsız kaldım. Çünkü ancak aciz, bakıma muhtaç olan bir şey koruma altına alınır. Bu tarz bir söylemle dilimizin acizliğini, korunmaya muhtaç olduğunu ima ederek ona hakaret mi ediyordum? Hayır, kesinlikle hayır. Biliyorum ki bizim dilimiz tarihler boyu, zengin bir kültür, bilim ve sanat dili olarak var olmuş ve bu varlığını da ebediyen sürdürecektir. Ancak zaman içerisinde dilimizin güncel sorunlar sonucu kirletilmeye başlatıldığı da hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği acı bir gerçektir. Başımızı kuma gömerek bunu görmemezlikten gelmek aymazlığın ta kendisidir. Bunun nedenleri ve niçinleri üzerinde duracak değilim. Amacım, bu aymazlığa dur diyerek, gittikçe körelmeye başlayan toplumdaki dil bilincini yeniden canlandırmak, bu doğrultuda da alaca karanlık içindeki dilimiz adına bir mum yakıp parıltısına parıltı katmaktır, gücümün yettiğince.

    Bugün dilimizdeki sözcük sayısının 75.000 olduğunu düşünürsek (TDK Türkçe Sözlük 1998) ve biz bu dağarcık içindeki sözcüklerimizin sadece 200-300 en fazla 500 kadarıyla yetinip gerisini sayfalar arasına mahkûm ediyor ve gerek duyulduğunda dış kaynaklı karşılıklarına “havalı” oluyor diye itibar ediyorsak, hiç bir zaman yabancı sözcüklerin istilasıyla oluşan tabelalardan dolayı sokaklarımızın bize yabancılaştığından şikâyetçi olmaya hakkımız olamaz. Tarihin kayıtlarına göre, Osmanlı Devletinin son günlerindeki işgal döneminde İstanbul caddelerinin görüntüleri de böyleymiş. Hadi o dönem diyelim ki kaçınılmaz zorunlu bir hâldi. Ya bugün! Arife gerekmezmiş tarif. Tarihten ders alamayan bir ulusun, geçmişini kaybettiği gibi gelecekten söz etmeye de hakkı yoktur. O tarih bir daha yazılmayacaktır.

    Herkesi aslına davet ediyor, silkinip şöyle bir bakalım çevremize diyorum. Bakalım da görelim ne oyunlar tezgâhlanıyor: Vatan, millet adına. İlgisizlik arşa yükselirken entel geçinen özenti uşakları bilinçsizce açılan tezgâhta dilimi katledip gönüllü tezgâhtarlık yapıyor üç kuruşluk çıkar uğruna. Dil elden gitmiş kime ne?

    DİLİMİZİ KORUYALIM ama bağnazca bir tutum sergileyerek değil. Dil toplumun, halkın malıdır. Halka ters düşmek ikilem doğurur. Yanlış ama yaygın olan bir kullanımın önüne geçemezsiniz. Bunu zorlamaya çalışırsanız yapmanız gereken yeni düzenlemelerde de güven sağlayamazsınız. Dilimizde yaşayan, yaygın bir kullanım alanına sahip, yazımı ve söylemiyle artık bizden bir parça halini almış bu sözcükleri “yabancı kökenlidir” diye dışlayamazsınız. Yoksa siz dışlanırsınız. Bu durumda yapılması gereken şey o sözcüğe karşı Türkçe eş anlamlı bir sözcük türetmektir. Zaman içerisinde ana dilin verdiği tad, yabancı sözcüğü dışlayacak, o sözcüğü öldürecektir. Bunun gerçekleşmesi için olmazsa olmazların en başında, bilimsellik ve halkla bütünleşmek gelir. Halktan kopuk bir aydın kesim halkın diline ne derece gerçekçi anlamda tercüman olabilir. Masa başında kariyer yapmanın, politika üretmenin, bireyselliğin dışında kime faydası olabilir. Ama dil bireyselliğin aşılmasını gerektiren millî bir bütünlüğün temeli değil midir?

    Bilim dünyasındaki hızlı gelişim ve buna paralel olarak gelen araç ve gereçlerin önüne set çekmenin mantığı olabilir mi? Elbette hayır. Ama bu ürünlerin, beraberinde gölge gibi sinsice ve acımasızca dilimize sokmaya çalıştıkları sözcükleri yanlarında getirmelerine de izin veremeyiz. Vermememiz gerekir. En kısa zamanda bunları adlandıracağımız sözcükleri gün ışığına çıkarmalıyız. Bir anlık gecikmenin bile vereceği zarar, çığa dönüşen kar zerreciğinden farklı olmayacaktır. Eğer başı boş bırakılır, bir sözcükten bir şey olmaz, düşüncesi arkasına gizlenerek avuntu içine girersek sadece ve sadece kendimizi kandırmış oluruz. Bu damlacıkların zamanla nelere mal olacağı, göl mü yoksa sel mi olacağı, önünde nasıl durulacağı iyi hesaplanmalıdır.

    Sözcüklerin türetimi sırasında iki aşamalı yol izlenmek zorundadır. Bu iki aşamada bilimsellik ön planda olmalıdır.

    1- Meslekî açıdan inceleme: Kullanıma yeni giren ürünle ilgili uzman kişilerin bir araya gelerek yapacakları inceleme sonucu hangi kavramların ortaya çıkabileceğini belirlemeleri gerekmektedir.

    2- Dil açısından inceleme ve sonuçlandırma: Birinci aşamadaki uzman kişilerin elde ettikleri veriler, dil uzmanlarıyla bir araya gelinerek tartışmaya açılmalı ve sonuçta dilin yapısına uygun en güzel yapılar belirlenmelidir.

    Bu iki aşama birbirini tamamlayan bir mekanizma olmak zorundadır. Aksi takdirde birinden birinin işin dışında bırakılması sonuçun sağlıklı olmayacağı ve işin şansa bırakılacağı anlamına gelecektir. Burada da iş yine bireysellikten ziyade grup çalışmasına düşmektedir. Ancak ve ancak bu şekilde dil kirliliğinin önüne geçilebilir. Ülkemizde de bu işlerin yürütülmesinden sorumlu olarak TDK ön plana çıkmaktadır. Bu yasalar gereği de böyledir. Ancak yasalar TDK’ye bu görevi verirken bize de “Siz durun, bu sizin işiniz değil!” dememiştir. Dolayısıyla bir kenarda seyirci kalıp birilerinden medet umacağımıza bir an önce bu ulusun bir bireyi olarak sorumluluğumuz olması gereken şeyi yani “boşvercilik” kınından sıyrılarak üstümüze düşeni, dilimize sahip çıkıp onu korumayı üstlenmeliyiz.

    Kendimizle barışık olamadığımız, başkalarının bizden üstün olduğu düşüncesinin ezikliğinden kurtulamayıp dilimize, dinimize, kültürümüze sahip çıkamadığımız, hele hele yozlaşmasına "bananecilikle" yaklaşarak tarihimizi, onurlu geçmişimizi unutup onursuz yarınlara meyl ettiğimiz sürece boyunduruk boynumuzun borcudur.

    Gelecek kuşakların hâlâ gurur duyabilecekleri bir dilinin olmasını istiyor, Türk’e Türkçeden başka bir dil yakışmaz diyorsak gelin DİLİMİZİ KORUYALIM.

    Tahsin MELAN


    İMLÂ KILAVUZU

    Bir ulusun diline sahip çıkması aynı zamanda "dilde birlik" sağlaması demektir. Eğer bu birliktelik sağlanamamışsa bu bir çöküşün başlangıcı olur. Herkesin "bence" diyerek ortaya çıkması ve kendince kurallar üretmeye kalkışması sonucu çıkacak karışıklık, bırakın dili sahiplenmeyi o dili yok etmeye bile sebep olabilir. İşte bu yargı doğrultusunda dilde birliktelik adına sarılacağımız yegâne rehberimiz İMLÂ KILAVUZU'dur. Büyük önderin kuruculuğunu yaptığı ve dil bilimcilere emanet ettiği TDK'nin yayınladığı ve zaman zaman yenilediği baskılarıyla bu kılavuz, bilmemiz ve sahiplenmemiz gereken dilin kurallarını, kalıplarını ortaya koymaktadır. Yeri gelince tartışmalara bile neden olan bu eser, her şeye rağmen dilde birlik adına baş ucu kitabı olmak zorundadır. Ulus olarak, bu kurallar çerçevesinde birleşerek, politikacısından yeni okuma yazmaya başlayan bir öğrencisine kadar dilimize sahip çıkmak zorundayız. Bu amaca hizmet doğrultusunda herkesi duyarlı olmaya davet ediyor, burada sizlere bu eserin sanal alem tıpkı basımını sunuyorum. Umarım layık olduğu ilgiyi görecektir (İmlâ Kılavuzu, TDK, Ank, 1996).

    Nokta ( . )
    1. Cümlenin sonuna konur: Türk Dil Kurumu, 1932 yılında kurulmuştur.

    Artık o, ne üniformalı bir başkumandan, ne fraklı ve beyaz kravatlı bir devlet başkanıydı.

    (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama)

    Saatler geçtikçe yollara daha mahzun bir ıssızlık çöküyordu.

    (Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu)

    Ancak, duraklamanın daha az yapıldığı sıralı cümlelerde nokta yerine virgül veya noktalı virgül konur: At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır.

    2. Kısaltmaların sonuna konur: Alb. (albay), Dr. (doktor), Yard. Doç. (yardımcı doçent), Prof. (profesör), Cad. (cadde), Sok. (sokak), s. (sayfa), sf. (sıfat), vb. (ve başkaları, ve benzerleri, ve bunun gibi); T. (Türkçe), Alm. (Almanca), Ar. (Arapça), Far. (Farsça), Fr. (Fransızca), İng. (İngilizce), Lât. (Lâtince) (bk. Kısaltmalar).

    Ancak, bazı kısaltmalarda nokta kullanılmaz: TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi), TDK (Türk Dil Kurumu); KB (Kutadgu Bilig), TD (Türk Dili); B (batı), D (doğu), GB (güneybatı), GD (güneydoğu); m (metre), cm (santimetre), g (gram), kg (kilogram), l (litre), hl (hektolitre); C (karbon), Fe (demir) (Ayrıntı için bk. Kısaltmalar).

    3. Sayılardan sonra sıra bildirmek için konur: 3. (üçüncü), 15. (on beşinci), IV. (dördüncü); II. Mehmet, XIV. Louis, XV. yüzyıl; 2. Cadde, 20. Sokak (bk. Sayıların yazılışı 6).

    UYARI: Cadde ve sokak numaralarında nokta mutlaka kullanılmalıdır. Nokta kullanılmadığı takdirde yukarıdaki örneklerden 2 adet cadde, 20 adet sokak anlaşılır.

    4. Bir yazının maddelerini gösteren rakam veya harflerden sonra konur:

    I. 1. A. a.
    II. 2. B. b.
    5. Tarihlerin yazılışında gün, ay ve yılı gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: 29.5.1453, 29.X.1923.

    Tarihlerde ay adları yazıyla da yazılabilir. Bu durumda ay adlarından önce ve sonra nokta kullanılmaz: 29 Mayıs 1453, 29 Ekim 1923.

    6. Saat ve dakika gösteren sayıları birbirinden ayırmak için konur: Tren 09.15'te kalktı.

    Tören 17.30'da, hükûmet daireleri kapandıktan yarım saat sonra başlayacaktır. (Tarık Buğra)

    7. Arka arkaya sıralanan virgülle veya çizgiyle ayrılan rakamlardan sadece sonuncu rakama nokta konur: 3, 4 ve 7. maddeler; XII – XIV. yüzyıllar arasında.

    8. Bibliyografik künyelerin sonuna konur:

    Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara 1960.

    9. Üçlü gruplara ayrılarak yazılan büyük sayılarda gruplar arasına konur: 16.551.000, 22.465.660. Gruplara ayrılan sayılarda nokta kullanılmaması da mümkündür (bk. Sayıların yazılışı 4).

    10. Matematikte çarpma işareti yerine kullanılır: 4.5 = 20



    Virgül ( , )
    1. Birbiri ardınca sıralanan eş görevli kelime ve kelime gruplarının arasına konur:

    Fırtınadan, soğuktan, karanlıktan ve biraz da korkudan sonra bu sıcak, aydınlık ve sevimli odanın havasında erir gibi oldum.

    (Halide Edip Adıvar, Kalp Ağrısı)

    Sessiz dereler, solgun ağaçlar, sarı güller

    Dillenmiş ağızlarda tutuk dilli gönüller

    (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    2. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmak için konur: Bir varmış, bir yokmuş.

    Umduk, bekledik, düşündük.

    (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    Fakat yol otomobillere yasak olduğundan o da herkes gibi tramvaya biner, kimse kendisine dikkat etmez.

    (Falih Rıfkı Atay, Denizaşırı)

    3. Cümlede özel olarak vurgulanması gereken ögelerden sonra konur:

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz.

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    4. Uzun cümlelerde yüklemden uzak düşmüş olan ögeleri belirtmek için konur:

    Saniye Hanımefendi, merdivenlerde oğlunun ayak seslerini duyar duymaz, hasretlisini karşılamaya atılan bir genç kadın gibi, koltuğundan fırlamış ve ona kapıyı kendi eliyle açmaya gelmişti.

    (Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama)

    5. Cümle içinde ara sözleri ve ara cümleleri ayırmak için konur:

    Örnek olsun diye, örnek istemez ya, söylüyorum.

    Şimdi, efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım.

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    6. Anlama güç kazandırmak için tekrarlanan kelimeler arasına konur:

    Akşam, yine akşam, yine akşam,

    Göllerde bu dem bir kamış olsam!

    (Ahmet Haşim)

    Kopar sonbahar tellerinden

    Derinden, derinden, derinden

    Biten yazla başlar keder musikisi

    (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ancak, ikilemelerde kelimeler arasına virgül konmaz: akşam akşam, yavaş yavaş, bata çıka, koşa koşa.

    7. Tırnak içinde olmayan aktarma cümlelerden sonra konur: Datça'ya yarın gideceğim, dedi.

    – Bugünlük bu kadar her gün üç mermi, diye düşündü.

    (Tarık Buğra, Küçük Ağa)

    8. Konuşma çizgisinden önce konur:

    Hatta bahçede gezen hanımefendi bile işin farkına varıp,

    – Nen var senin çocuğum, diye sormak zorunda kaldı.

    (Haldun Taner, Hikâyeler)

    9. Kendisinden sonraki cümleye bağlı olarak ret, kabul ve teşvik bildiren hayır, yok, yoo, evet, peki, pekâlâ, tamam, olur, hayhay, baş üstüne, öyle, haydi, elbette gibi kelimelerden sonra konur: Peki, gideriz. Olur, ben de size katılırım. Hayhay, memnun oluruz. Haydi, geç kalıyoruz.

    Evet, kırk seneden beri Türkçe merhale merhale Türkleşiyor.

    (Yahya Kemal Beyatlı)

    — Yoo, güvercinlerime dokunmayınız, dedi.

    (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    10. Bir kelimenin kendisinden sonra gelen kelime veya kelime gruplarıyla yapı ve anlam bakımından bağlantısı olmadığını göstermek için kullanılır:

    Bu, tek gözlü, genç fakat ihtiyar görünen bir adamcağızdır.

    (Halit Ziya Uşaklıgil, İzmir Hikâyeleri)

    Bu gece, eğlenceleri içlerine sinmedi.

    (Reşat Nuri Güntekin, Bir Kadın Düşmanı).

    11. Hitap için kullanılan kelimelerden sonra konur:

    Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele, müsademe demektir.

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    Sayın Başkan,

    Sevgili kardeşim,

    Değerli arkadaşım,

    12. Yazışmalarda, başvurulan makamın adından sonra konur:

    Türk Dil Kurumu Başkanlığına,

    13. Yazışmalarda, yer adlarını tarihlerden ayırmak için konur:

    Kuşadası, 7 Şubat (Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu)

    14. Sayıların yazılışında, kesirleri ayırmak için konur: 38,6 (otuz sekiz tam, onda altı), 25,33 (yirmi beş tam, yüzde otuz üç), 0,45 (sıfır tam, yüzde kırk beş) (bk. Sayıların yazılışı 5).

    15. Bibliyografik künyelerde yazar, eser, basım evi vb. maddelerden sonra konur:

    Falih Rıfkı Atay, Tuna Kıyıları, Remzi Kitap Evi, İstanbul 1938.

    Yazarın soyadı önce yazılmışsa soyadından sonra da virgül konur:

    Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara 1958.

    UYARI: Metin içinde ve, veya, yahut bağlaçlarından önce de, sonra da virgül konmaz:

    Nihat sabaha kadar uyuyamadı ve şafak sökerken Faik'e bol teşekkürlerle dolu bir kâğıt bırakarak iki gün evvelki cephe dönüşü kıyafeti ile sokağa fırladı. (Peyami Safa, Mahşer)



    Üç nokta ( ... )

    1. Tamamlanmamış cümlelerin sonuna konur:

    Ne çare ki, çirkinliği hemencecik ve herkes tarafından görülüveriyordu da, bu yanı...

    (Tarık Buğra, Dönemeçte)

    2. Kaba sayıldığı için veya bir başka sebepten ötürü açıklanmak istenmeyen kelime ve bölümlerin yerine konur: Kılavuzu karga olanın burnu b...tan çıkmaz.

    B..., 7 Nisan (Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu)

    Arabacı B...'a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak arabanın içine doğru başını çeviriyordu.

    (Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur)

    3. Alıntılarda; başta, ortada ve sonda alınmayan kelime ve bölümlerin yerine konur:

    Mümtaz, bu dükkâna bakarken hiç farkında olmadan Mallarmé'nin mısraını hatırladı: "Meçhul bir felâketten buraya düşmüş..."

    (Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur)

    Alınmayan kelime ve bölümlerin yerine yay ayraç içinde üç nokta konması da mümkündür.

    4. Sözün bir yerde kesilerek geri kalan bölümün okuyucunun muhayyilesine bırakıldığını göstermek veya ifadeye güç katmak için konur:

    Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altındaki dağlar, korular, beyaz yalılar... Ve bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havaî hakikati gibi uçan martı sürüleri...

    (Ömer Seyfettin, Bahar ve Kelebekler)

    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...

    (Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları)

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!

    (Faruk Nafiz Çamlıbel, Sanat)

    Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini, medenî cihanda, lâyık olduğu mevkie is'at etmek ve Türk cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek...

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    5. Ünlem ve seslenmelerde anlatımı pekiştirmek için konur:

    Gölgeler yaklaştılar. Bir adım kalınca onu kıyafetinden tanıdılar:

    — Koca Ali... Koca Ali, be!...

    (Ömer Seyfettin, Diyet)

    6. Karşılıklı konuşmalarda, yeterli olmayan, eksik bırakılan cevaplarda kullanılır:

    — Yabancı yok!
    — Kimsin?
    — Ali...
    — Hangi Ali?
    — ...
    — Sen misin, Ali usta?
    — Benim!...
    — Ne arıyorsun bu vakit buralarda?
    — Hiç...
    — Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa !...
    — !...

    (Ömer Seyfettin, Diyet)

    UYARI: Türk imlâsında iki nokta yan yana kullanılmaz.



    Soru işareti ( ? )
    1. Soru bildiren cümle veya sözlerin sonuna konur:

    Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?

    (Faruk Nafiz Çamlıbel, Yolcu ile Arabacı)

    Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

    (Ahmet Haşim, Merdiven)

    Atatürk bana sordu:

    — Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

    (Falih Rıfkı Atay, Çankaya)

    Soru, vurguyla belirtildiği zaman da soru işareti kullanılır:

    Gümrükteki memur başını kaldırdı:

    — Adınız?

    Soru bildiren cümle veya sözlerde bazen cevabın ne olacağı sözün gelişinden belli olur. Bu tür cümle ve sözlerin sonunda da soru işareti kullanılır: Haksız mıyım? Liderler içinde Atatürk gibisi var mı?

    Yoksa bu sözümde yalan var mı?

    (Bilge Kağan)

    2. Bilinmeyen yer, tarih vb. durumlar için kullanılır: Yunus Emre (1240?-1320), (Doğum yeri: ?).

    Türk halk felsefesinin, Türk nükteciliğinin ve mizah dehasının büyük mümessili Nasreddin Hoca da (Hâce Nasirüddin) bu asırda yaşamıştır (1208 ?-1284).

    (Türk Dünyası El Kitabı)

    3. Bir bilginin şüpheyle karşılandığı veya kesin olmadığı durumlarda yay ayraç içinde soru işareti kullanılır:

    Ankara'dan Konya'ya 1,5 (?) saatte gitmiş.

    1496 (?) yılında doğan Fuzulî ...

    UYARI : mı / mi eki -ınca / -ince anlamında zarf-fiil işleviyle kullanıldığı zaman soru işareti konmaz: Akşam oldu mu sürüler döner. Hava karardı mı eve gideriz.

    Alp Er Tonga öldi mü

    Esiz ajun kaldı mu

    Ödlek öçin aldı mu

    Emdi yürek yırtılur.

    Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı içimi geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.

    (Haldun Taner, Onikiye Bir Var)

    UYARI : Soru ifadesi taşıyan sıralı ve bağlı cümlelerde soru işareti en sona konur:

    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

    Üsküdar'dan mı, Hisar'dan mı, Kavaklar'dan mı?

    (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ruhunu karartan neydi, yağmur mu yağıyordu; yoksa şimşekler mi çakıyordu?




    Ünlem işareti ( ! )

    1. Sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşma gibi duyguları anlatan cümlelerin sonuna konur:

    Ne mutlu Türküm diyene! (Mustafa Kemal Atatürk)

    Gurbet o kadar acı

    Ki ne varsa içimde

    Hepsi bana yabancı

    Hepsi başka biçimde!

    (Kemalettin Kâmi Kamu)

    Hava ne kadar da sıcak!

    Aşkolsun!

    Ne kadar akıllı adamlar var!

    2. Seslenme, hitap ve uyarı sözlerinden sonra konur:

    Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!

    (Mustafa Kemal Atatürk)

    Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. (Mustafa Kemal Atatürk)

    Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle! (Yahya Kemal Beyatlı)

    Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,

    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

    (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

    (Necmettin Halil Onan)

    Ünlem işareti, seslenme ve hitap sözlerinden hemen sonra konulabileceği gibi cümlenin sonuna da konabilir:

    Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken

    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!

    (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    3. Bir söze alay, kinaye veya küçümseme anlamı kazandırmak için ayraç içinde ünlem işareti kullanılır:

    İsteseymiş bir günde bitirirmiş (!) ama ne yazık ki vakti yokmuş (!)

    Adam, akıllı (!) olduğunu söylüyor.

    KÜÇÜK VE BÜYÜK HARFLER

    Türkçede harflerin küçük (minüskül) ve büyük (majüskül) olmak üzere iki biçimi vardır. Yazıda yaygın olarak küçük harf kullanılır. Ancak belirli yerlerde büyük harflere başvurulur.

    Büyük harflerin kullanıldığı yerler

    Büyük harflerin kullanıldığı yerler aşağıda sıralanmıştır:

    A. Cümle büyük harfle başlar: Hayatta en hakikî mürşit ilimdir. Ak akça kara gün içindir. Ancak rakamla başlayan cümlelerde rakamdan sonra gelen kelime büyük harfle başlamaz: 1940 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini bitirdim.

    Cümle içinde başkasından aktarılan ve tırnak içine alınan cümleler de büyük harfle başlar: Atatürk, gençliğe seslenirken "Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur." diyor. Tırnak içinde aktarılan söz, tam bir cümle değilse veya cümlenin baş tarafı alınmamışsa büyük harfle başlamaz:

    Nabi'nin "... var içinde" redifli gazeli Divan'ında uyuyor.

    (Yahya Kemal Beyatlı, Edebiyata Dair)

    Ayrıca iki çizgi arasındaki açıklama cümleleri de büyük harfle başlamaz:

    Bir zamanlar - bu zamanlar çok da uzak değildir, bundan on, on iki yıl önce - Türk saltanatının maddî sınırları uçsuz bucaksız denilecek kadar genişti.

    (Y. K. Karaosmanoğlu, Ergenekon)

    İki noktadan sonra gelen cümleler de büyük harfle başlar:

    Orhon Kitabesi’nde Türk hakanı şöyle diyor: Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye atalarımı gönderdi ve beni gönderdi. Ben hakan olunca gündüz oturmadım, gece uyumadım.

    (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları)

    Bence edebiyatın temel görevi şudur: Hem günlük hayatı, hem geleceği hem de hayatın felsefesini işlemektir.

    (Cengiz Aytmatov, Röportajlar)

    Ancak iki noktadan sonra cümle niteliğinde olmayan örnekler sıralanırsa bu örnekler büyük harfle başlamaz: Bazı örneklerde -sız eki kalıplaşmıştır: densiz, hırsız, ıssız, öksüz.

    UYARI : Örnek niteliğindeki kelimelerle başlayan cümlede de ilk harf büyük yazılır: "Araba, banka, bütçe, devlet, fındık, kanepe, menekşe, şemsiye" gibi yüzlerce kelime, kökenleri yabancı olmakla birlikte artık dilimizin malı olmuştur. "Et-, ol-" fiilleri, dilimizde en sık kullanılan yardımcı fiillerdir.

    B. Mısralar büyük harfle başlar:

    Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi;

    Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. (Muhibbî)

    Bakî kalan bu kubbede bir hoş seda imiş. (Bakî)

    Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin. (Tevfik Fikret)

    Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    (Mehmet Âkif Ersoy)

    Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

    Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.

    (Yahya Kemal Beyatlı)

    Yolcuyum bir kuru yaprak misali,

    Rüzgârın önüne katılmışım ben. (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    O zaferler getiren atların

    Nalları altındanmış;

    Gidişleri akına,

    Gelişleri akındanmış. (Arif Nihat Asya)

    Bugün masal değil,

    Masaldan daha güzel, gerçek. (Cahit Sıtkı Tarancı)

    Dur, yolcu! Bilmeden gelip bastığın

    Bu toprak bir devrin battığı yerdir.

    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın

    Bir vatan kalbinin attığı yerdir. (Necmettin Halil Onan)

    C. Özel adlar büyük harfle başlar.

    1. Kişi adlarıyla soyadları büyük harfle başlar: Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyin Cahit Yalçın, Orhan Veli Kanık, Sait Faik Abasıyanık, Yunus Emre, Evliya Çelebi, Gevherî, Karacaoğlan, Âşık Ömer, Shakespeare, Wolfgang von Goethe, Wilhelm Radloff, Vilhelm Thomsen, Victor Hugo.

    Takma adlar da büyük harfle başlar: Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman), Demirtaş (Ziya Gökalp), Tarhan (Ömer Seyfettin), Aka Gündüz (Hüseyin Avni, Enis Avni), Kirpi (Refik Halit Karay), Deli Ozan (Faruk Nafiz Çamlıbel), Server Bedi (Peyami Safa), İrfan Kudret (Cahit Sıtkı Tarancı), Mehmet Ali Sel (Orhan Veli Kanık).

    2. Kişi adlarından önce ve sonra gelen saygı sözleri, unvanlar ve meslek adları büyük harfle başlar: Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Sayın Hasan Eren, Hamdi Bey, Mustafa Efendi, Zeynep Hanım, Bay Ali Çiçekçi, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Doktor Behçet Uz, Mareşal Fevzi Çakmak, Yüzbaşı Cengiz Topel.

    Tarihî kişilerin adlarından önce gelen unvan ve lâkaplar da büyük harfle başlar: Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman, Deli İbrahim, Avcı Mehmet, Nişancı Mehmet Paşa, Aslan Yürekli Richard, Demirbaş Şarl, Deli Petro.

    Akrabalık adları bildiren kelimeler büyük harfle başlamaz: Fahriye abla, Ayşe teyze, Fatik nine, Saim amca, Ali enişte. Ancak akrabalık bildiren kelimeler başa gelirse lâkap yerine geçtiği için büyük harfle başlar: Nene Hatun, Baba Gündüz, Dayı Kemal, Hala Sultan.

    Bazı tarihî ve menkıbevî şahsiyetlerde ise akrabalık bildiren kelime sonda olduğu hâlde unvan değeri kazandığı için büyük harfle yazılır: Gül Baba, Susuz Dede, Adile Hala, Gülsüm Bacı, Sultan Ana.

    Resmî yazılarda saygı bildiren sözlerden sonra gelen ve makam, mevki, unvan bildiren kelimeler de büyük harfle başlar:

    Sayın Bakan,

    Sayın Başkan,

    Sayın Profesör,

    Sayın Vali.

    Mektuplarda ve resmî yazışmalarda hitapların ilk kelimesi de büyük harfle başlar:

    Sevgili kardeşim,

    Aziz dostum,

    Değerli arkadaşım.

    3. Hayvanlara verilen özel adlar büyük harfle başlar: Düldül, Sarıkız, Fino, Karabaş, Pamuk, Minnoş, Tekir.

    4. Millet, boy, oymak adları büyük harfle başlar: Türk, Alman, İngiliz, Rus, Arap, Japon; Oğuz, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar; Karakeçili, Hacımusalı.

    5. Dil ve lehçe adları büyük harfle başlar: Türkçe, Almanca, İngilizce, Rusça, Arapça; Oğuzca, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca.

    6. Devlet adları büyük harfle başlar: Türkiye Cumhuriyeti, Amerika Birleşik Devletleri, Suudî Arabistan, Azerbaycan Cumhuriyeti.

    7. Din ve mezhep adları ile bunların mensuplarını anlatan sözler büyük harfle başlar: Müslüman / Müslümanlık, Hristiyan / Hristiyanlık, Musevî / Musevîlik, Budist / Budizm; Hanefî / Hanefîlik, Malikî / Malikîlik, Protestan / Protestanlık, Katolik / Katoliklik.

    8. Din ve mitoloji kavramlarını karşılayan özel adlar büyük harfle başlar: Tanrı, Allah, Cebrail, Zeus, Oziris, Kibele. Ancak tanrı kelimesi özel ad olarak kullanılmadığı zaman küçük harfle başlar: Eski Yunan tanrıları. Bazı dinî kavramların da küçük harfle başlaması gelenekleşmiştir: cennet, cehennem, uçmak, tamu, sırat köprüsü, gayya kuyusu.

    9. Gezegen ve yıldız adları büyük harfle başlar: Merkür, Dünya, Neptün, Plüton, Halley. Dünya, güneş, ay kelimeleri yalnız coğrafya ve gök bilimiyle ilgili yayınlarda terim olarak kullanıldığı zaman büyük harfle başlar; bunun dışındaki durumlarda küçük harf kullanılır.

    10. Yer adları (kıt'a, ülke, bölge, il, ilçe, köy, semt, cadde, sokak vb.) büyük harfle başlar: Asya, Avrupa; Türkiye, Kazakistan, Fransa, Çin, Hindistan, Mısır; İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Yakın Doğu; Ankara, İstanbul, Taşkent, Bağdat, Moskova; Turgutlu, Ürgüp, Ahlat; Çayırbağı, Akçaköy; Bahçelievler, Cebeci; Atatürk Bulvarı, Ziya Gökalp Caddesi; Sankiyedim Sokağı, Asmalımescit Sokağı.

    Yer adlarında ilk isimden sonra gelen deniz, nehir, göl, dağ, boğaz vb. tür bildiren ikinci isimler küçük harfle başlar: Marmara denizi, Aral gölü, Balkaş gölü, Sakarya ırmağı, Meriç nehri, Tuna nehri, Alp dağları, Altay dağları, Erciyes dağı. Ancak, ikinci isim özel isme dâhil ise ve ikisi birden kastedilen kavramı karşılıyorsa, ikinci isim de büyük harfle başlar: Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı; Beyşehir Gölü, Van Gölü, Tuz Gölü; Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı; Gülek Geçidi; Ağrı Dağı; Konya Ovası, Haymana Ovası, Muş Ovası; Adalar Denizi. Bu örneklerde ikinci isim kullanılmadığı takdirde söz konusu yer adı anlaşılmaz. Meselâ Çanakkale Boğazı sadece Çanakkale kelimesiyle anlatılamaz; sadece Çanakkale denildiği zaman Çanakkale şehri anlaşılır.

    Mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak adlarında geçen mahalle, meydan, bulvar, cadde, sokak kelimeleri büyük harfle başlar: Gazi Osmanpaşa Mahallesi, Yıldız Mahallesi, Yunus Emre Mahallesi, Karaköy Meydanı, Zafer Meydanı, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, Ziya Gökalp Bulvarı, Nene Hatun Caddesi, Cemal Nadir Sokağı, Fevzi Çakmak Sokağı, İnkılâp Sokağı, Reşat Nuri Sokağı, Türk Ocağı Sokağı.

    11. Saray, köşk, han, kale, köprü, anıt vb. yapı adlarının bütün kelimeleri büyük harfle başlar: Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, İshakpaşa Sarayı, Çankaya Köşkü, Horozlu Han, Ankara Kalesi, Alanya Kalesi, Galata Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Mostar Köprüsü, Beyazıt Kulesi, Zafer Abidesi, Bilge Kağan Anıtı.

    12. Kurum, kuruluş ve kurul adları büyük harfle başlar: Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Devlet Malzeme Ofisi, Millî Kütüphane, Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Orman Çiftliği, Çankaya Lisesi; Türk Ocağı, Yeşilay Derneği, Muharip Gaziler Derneği, Emek İnşaat; Bakanlar Kurulu, Danışma Kurulu, Yüksek Öğretim Kurulu.

    Kurum, merkez, bakanlık, üniversite, fakülte, bölüm vb. kuruluş bildiren kelimeler, belli bir kurum kastedildiği zaman büyük harfle başlar: Bu yıl Meclis, yeni döneme erken başlayacaktır. Son aylarda Kurum, imlâ konusunda yoğun bir çalışma içine girmiştir.

    Yer bildiren özel isimlerde de kısaltmalı söyleyiş söz konusu olduğu zaman, kelime başında büyük harf kullanılır: Hisar’dan, Boğaz’dan, Bulvar’dan.

    13. Kitap, dergi, gazete, tablo, heykel ve hukukla ilgili kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge adlarının her kelimesi büyük harfle başlar: Nutuk, Safahat, Kendi Gök Kubbemiz, Anadolu Notları, Sinekli Bakkal; Türk Dili, Türk Kültürü, Varlık; Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Yeni Yüzyıl, Yeni Asır; Halı Dokuyan Kızlar (tablo); Düşünen Adam (heykel); Medenî Kanun, Borçlar Hukuku (kanun), Atatürk Uluslar Arası Barış Ödülü Tüzüğü, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği.

    Özel ada dâhil olmayan gazete, dergi, tablo vb. sözler büyük harfle başlamaz: Milliyet gazetesi, Türk Dili dergisi, Halı Dokuyan Kızlar tablosu.

    Kitap adlarında ve başlıklarda, arada ve sonda bulunan ve, ile, ya, veya, yahut, ki, da, de sözleriyle mı, mi, mu, mü soru eki küçük harfle yazılır: Maî ve Siyah, Suç ve Ceza, Leylâ ile Mecnun, Turfanda mı, Turfa mı? Diyorlar ki, Dünyaya İkinci Geliş yahut Sır İçinde Esrar, Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe, Ben de Yazdım.

    Gazeteler ve dergiler oluşan geleneğe uyarak haber ve yazı başlıklarında çoklukla yalnız ilk kelimenin başında büyük harf kullanmaktadırlar: Kamyon eve girdi. Mini seçim yarın.

    14. Millî ve dinî bayramların adları büyük harfle başlar: Cumhuriyet Bayramı, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, Nevruz Bayramı. Bayram niteliği kazanmış günlerin adları da büyük harfle başlar: Anneler Günü, Öğretmenler Günü, Tıp Bayramı. Kurultay (kongre), bilgi şöleni (sempozyum), açık oturum (panel) vb. toplantıları bildiren özel adlarda her kelime büyük harfle başlar: Uluslar Arası Türk Dili Kurultayı (1996), Manas Bilgi Şöleni, Türkçenin Yozlaşması Açık Oturumu, Türk Gramerinin Sorunları Toplantısı. Ancak genel nitelikteki günlerin, haftaların, mevsimlerin, kurultay, bilgi şöleni vb. toplantıların adları küçük harfle başlar: tiyatro günü, kitap haftası, film haftası, sağlık haftası, dil kurultayı.

    15. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar: Kurtuluş Savaşı, Millî Mücadele, Cilâlı Taş Devri, İlk Çağ, Yükselme Devri, Millî Edebiyat Dönemi, Tanzimat Dönemi.

    Ancak tarihî dönem bildirmeyip tür veya tarz bildiren terimler küçük harfle başlar: divan edebiyatı, divan şiiri, halk şiiri, eski Türk edebiyatı, klâsik Türk edebiyatı, Türk edebiyatı, Türk dili, Türk sanat müziği, Türk halk müziği, tekke edebiyatı, Servetifünun edebiyatı, Tanzimat edebiyatı.

    Bunlardan bölüm ve ana bilim dalı olarak kullanılıp özel ad durumuna gelmiş olanlar büyük harfle başlar: Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

    16. Özel adlardan türetilen bütün kelimeler büyük harfle başlar: Türklük, Türkleşmek, Türkçü, Türkçülük, Türkçe, Türkolog, Türkoloji, Avrupalı, Avrupalılaşmak, Asyalılık, Darvinci, Konyalı, Bursalı.

    Özel ad kendi anlamı dışında yeni bir anlam kazanmışsa büyük harfle başlamaz: acem (Türk müziğinde bir perde), hicaz (Türk müziğinde bir makam), nihavent (Türk müziğinde bir makam), acemi (tecrübesiz), amper (elektrik akımında şiddet birimi), jul (fizikte iş birimi), allahlık (saf, zararsız kimse), donkişotluk (gereği yokken kahramanlık göstermeye kalkışmak).

    Müzikte kullanılan makam ve tür adları da büyük harfle başlamaz: acemaşiran, acembuselik, bayatî, hicazkâr, türkü, varsağı, bayatı.

    17. Yer, millet ve kişi adlarıyla kurulan birleşik kelimelerde özel adlar büyük harfle başlar: Antep fıstığı, Brüksel lâhanası, Behçet hastalığı, Frenk gömleği, Hindistan cevizi, İngiliz anahtarı, Japon gülü, Maraş dondurması, Van kedisi, Vaşington portakalı.

    Ç. Belli bir tarih bildiren ay ve gün adları büyük harfle başlar: 29 Mayıs 1453 Salı günü, 1919 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım, 29 Ekim 1923, 28 Aralık 1982'de göreve başladı. Ancak belli bir tarihi belirtmeyen ay ve gün adları küçük harfle başlar: Okullar genellikle eylülün ikinci haftasında öğretime başlar. Yürütme Kurulu toplantılarını perşembe günleri yaparız.

    D. Levhalar ve açıklama yazıları büyük harfle başlar: Giriş, Çıkış, Müdür, Vezne, Başkan, Doktor. Levhadaki yazı birkaç kelimeden oluştuğu zaman ilk kelime büyük harfle başlar: Otobüs durağı, Dolmuş durağı, Şehirler arası telefon. Levhaların ilk kelimesi rakamla yazılmış bir sayı adı ise sonraki kelime küçük harfle başlar: III. kat, IV. sınıf, I. blok.

    E. Bilim dallarında kullanılan terimlerin büyük harfle yazılışı ilgili dallardaki uygulamaya bağlıdır: Canis canis, Carduelis carduelis, Ardea alba, Populus alba, Prunus domestica, Pinus silvestris.



    BİRLEŞİK KELİMELER

    Dilimizde yeni bir kavramı karşılamak için yararlandığımız yollardan biri, kelime birleştirmesidir. Kelime birleştirmesi yoluyla kurulan sözlere birleşik kelime adı verilir. Birleşik kelimeler söz varlığımızda geniş bir yer tutar. Birleşik kelime terimi için bileşik kelime denilmesi yanlıştır.

    Dilimizde belirtisiz isim tamlamaları, sıfat tamlamaları, isnat grupları, birleşik fiiller, ikilemeler, kısaltma grupları ve kalıplaşmış çekimli fiillerden oluşan ifadeler, yeni bir kavramı karşıladıkları zaman birleşik kelime olurlar: yer çekimi, hanımeli, ses bilgisi; beyaz peynir, açıkgöz, toplu iğne; eli açık, ayak yalın, günü birlik, sırtı pek; söz etmek, zikretmek, hasta olmak; gelebilmek, yazadurmak, alıvermek; çoluk çocuk, çıtçıt, ev bark; baş üstüne, günaydın; sağ ol, ateşkes, külbastı.

    Görüldüğü gibi birleşik kelimeler bitişik de ayrı da yazılabilmektedir.

    A. Bitişik yazılan birleşik kelimeler (Bitişik kelimeler)
    B. Ayrı yazılan birleşik kelimeler
    HARFLER VE ALFABE

    Harfler
    Dildeki sesleri gösteren ve alfabeyi oluşturan işaretlere harf denir. Harf ile ses terimlerini birbirinden ayırmak gerekir. Ciğerlerden gelen havanın ses yolunda meydana getirdiği titreşim olarak tanımlanan ses, dili oluşturan en küçük birimdir. Harf ise seslerin yazıdaki karşılığıdır.

    Türk alfabesi
    Bir dildeki harflerin belirli bir sıraya dizilmiş bütününe alfabe denir.

    Türk alfabesi, Lâtin harfleri esas alınarak, 1.XI.1928 gün ve 1353 sayılı kanunla tespit ve kabul edilmiştir. Bu kanuna göre, Türk alfabesinde 29 harf bulunmaktadır.

    Türk alfabesindeki harfler, kanuna göre aşağıdaki şekilde sıralanmıştır:

    Aa Bb Cc Çç Dd Ee Ff Gg Ğğ Hh İi Iı Jj Kk Ll Mm Nn Oo Öö Pp Rr Ss Şş Tt Uu Üü Vv Yy Zz

    Yeni Türk yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf ilkesi gözetilmiştir. Ancak, boğumlanma noktaları farklı olan, kalın ve ince olmak üzere iki türü bulunan g, k, l sesleri için birer harf yeterli görülmüştür (bk. Düzeltme işareti 2).

    Lâtin harflerini kullanan yabancı milletlerin yazı sistemlerinde büyük i harfi noktasız yazılır. Ibsen, Illinois, Indiana, Innsbruck, Ionesco, Iowa, Istrati gibi. Türk imlâ kurallarında da yabancı isimlerde büyük i harfinin noktasız yazılışı benimsenmiştir. Sözlük, dizin ve ansiklopedilerde bu tür isimler noktasız yazılır; ancak, bu isimler i sırasında yer alır.

    Yabancı alfabelerde kullanılan q, w, x harfleri; sözlük, dizin ve ansiklopedilerde ... p, q, r ... ...v, w, x, y sırasına göre yer alır.



    KISALTMALAR

    Kısaltma; bir kelime, terim veya özel adın içerdiği harflerden biri veya birkaçı ile daha kısa olarak ifade edilmesi ve sembolleştirilmesidir. İhtiyaca göre her zaman kısaltma yapılabilir. Önemli olan yapılan kısaltmanın benimsenmesi, yaygınlaşması ve tutunmasıdır.

    Kısaltmalarda herkesçe uyulan, genel bir sistem bulunmamakla birlikte dilimizde bazı esasların yerleştiği de görülmektedir. Kısaltmalarla ilgili bu esasları şöyle gösterebiliriz:

    1. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarının kısaltmaları genellikle her kelimenin ilk harfinin büyük olarak yazılmasıyla yapılır: TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi), AKDTYK (Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu), TDK (Türk Dil Kurumu), ABD (Amerika Birleşik Devletleri); KB (Kutadgu Bilig), KT (Kamus-ı Türkî); TD (Türk Dili), TK (Türk Kültürü), TDED (Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi); B (batı), D (doğu), G (güney), K (kuzey); GB (güneybatı), GD (güneydoğu), KB (kuzeybatı), KD (kuzeydoğu).

    Ancak bazen kelimelerin, özellikle son kelimenin birkaç harfinin kısaltmaya alındığı da görülür. Bazen de aradaki kelimelerden hiç harf alınmadığı olur. Bu tür kısaltmalarda, kısaltmanın akılda kalabilmesi için yeni bir kelime oluşturma amacı güdülür: ASELSAN (Askerî Elektronik Sanayii), BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi), İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği), SEKA (Selüloz ve Kâğıt Sanayii Kurumu), TÖMER (Türkçe Öğretim Merkezi).

    Büyük harflerle yapılan kısaltmalarda genellikle nokta kullanılmaz. Ancak askerî sözlerin kısaltılmalarında ve diğer bazı örneklerde nokta konulması gelenekleşmiştir: A. (Alay), H.A. (Harp Akademisi), H.O. (Harp Okulu), K.K.K. (Kara Kuvvetleri Komutanlığı); B.E. (Büyük Elçi), M.Ö. (Milâttan Önce), M.S. (Milâttan Sonra), P.K. (Posta Kutusu), T.C. (Türkiye Cumhuriyeti).

    2. Elementlerin ve ölçülerin milletler arası kısaltmaları genellikle Türkiye'de de olduğu gibi kabul edilmiştir: C (karbon), Ca (kalsiyum), Fe (demir); m (metre), mm (milimetre), cm (santimetre), km (kilometre), g (gram), kg (kilogram), l (litre), hl (hektolitre), mg (miligram), m² (metre kare), cm² (santimetre kare)

    3. Kuruluş, kitap, dergi ve yön adlarıyla element ve ölçülerin dışında kalan kelime veya kelime gruplarının kısaltılmasında, ilk harfle birlikte kelimeyi oluşturan temel harfler (genellikle ünsüzler) dikkate alınır. Kısaltılan kelime veya kelime grubu, özel ad, unvan veya rütbe ise ilk harf büyük; cins isim ise ilk harf küçük olur: Alm. (Almanca), İng. (İngilizce), Kocatepe Mah. (Kocatepe Mahallesi), Güniz Sok. (Güniz Sokağı), Prof. (Profesör), Dr. (Doktor), Av. (Avukat), Alb. (Albay), Gen. (General); is. (isim), sf. (sıfat), hzl. (hazırlayan), çev. (çeviren), ed. (ede-
    biyat), fiz. (fizik), kim. (kimya).

    * * *

    Küçük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kelimenin okunuşu; büyük harflerle yapılan kısaltmalara getirilen eklerde kısaltmanın son harfinin okunuşu esas alınır: kg'dan, cm'yi, mm'den; BDT'ye, THY'de, TRT'den. Ancak kısaltması büyük harflerle yapıldığı hâlde bir kelime gibi okunan kısaltmalara getirilen eklerde bu okunuş esas alınır: ASELSAN'da, BOTAŞ'ın, NATO'dan, UNESCO'ya.

    Sonunda nokta bulunan kısaltmalar kesmeyle ayrılmaz. Bu tür kısaltmalarda ek, noktadan sonra ve kelimenin okunuşuna uygun olarak yazılır: vb.leri, mad.si, Alm.dan, İng.yi, Nu.dan.



    büyük imza kullanmayın.

  2. #2
    I'm Potterhead ∞
    Kayıt
    Dec 2010
    Mesajlar
    8.015
    Üye Puanı
    9781

    Standart

    [Linkleri Sadece Üyeler Görebilir. 10 Saniyede Üye Ol]

    Forumda olan birçok konuyu birleştirmişsin teşekkürler (hepsinin okumadım), ne yazık ki Türkçe'mizi en çok sanal alemde düzgün kullanmıyoruz.


    kimse benden üstün değildir, bende kimseden üstün değilim. bilmem anlatabildim mi?

  3. #3
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart

    MAKALELER


    TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜNÜN ÖNEMLİ BIR UNSURU:TÜRK DİLİ

    Gökhan SAVAŞ

    Öncelikle, Türk Milli Kültürü denilince neleri anlıyoruz, kısaca bunlardan söz edelim. Türk Milli Kültürü, Türklerin, tarihi süreç içerisindeki toplumsal yapılarını, dini, iktisadi hayatlarını, edebi kültür, dil ve sanatlarını, düşünce ve ahlak özelliklerini içerisine alan geniş bir konudur. Bu kadar geniş bir konuyu, tüm ayrıntılarıyla ele almak oldukça zor bir iştir. Bu sebeple, yazımızda, Türk Milli Kültür'ünün önemli bir unsuru olarak, Türk Dili üzerinde durulacaktır. Türk Dili'nin tercih edilişinin bir diğer sebebi ise, dilin, bir toplum için, son derece önemli ve etkili bir araç olduğu gerçeğidir. Bize göre, dilini kaybetmiş bir millet, milli benliğini, değerlerini, özünü, daha doğrusu, her şeyini kaybetmiştir. Peki, bir dil nasıl olur da kaybedilir? Bu sorunun cevabını vermek bizler için pek de zor bir durum değildir. Bugün, şehir merkezlerine gittiğimiz zaman, etrafımızdaki alış-veriş yerlerine, dükkanlara dikkatlice bakarsak, gördüğümüz tablo karşısında şunu söyleyebiliriz: Bir dil işte böyle kaybolur! Evet, ne yazık ki, güzel Türkçemiz tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır: Yok olma tehlikesi! Bir dil, kullanılmazsa ortadan kalkar. Konuşulmayan, yazılmayan bir dilin devam etmesi, kuşaklar boyunca var olması, söz konusu değildir.
    Konuya, Türk Dili'nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu belirterek başladık. Buraya tekrar döneceğiz; ancak, öncelikle, dilin bir toplum için ne kadar önemli olduğuna değinelim. Dil, düşünmenin aracıdır. Düşünemeyen insanların fikir üretme gibi bir şansları yoktur. Dil ile düşünme arasındaki bu sıkı bağ, milli hissin oluşmasında da etkilidir. Milli bir his, ancak, o milletin dili ile oluşturulabilir. Şöyle diyelim, İngilizce konuşup, fikirler ortaya koyarak bir Fransız milliyetçiliğinden söz edebilir misiniz? Tabi ki, bu gülünç bir durum olur. Demek ki, dil, bir milletin milli duygularının oluşmasında, bu duyguların geniş kitlelere yayılmasında birinci derecede önemlidir. Her millet, ancak, kendine özgü bir dil ile milli hislerini kuvvetlendirip yayabilir. Bu gerçeği gören büyük önderimiz ATATÜRK, Türk Dili'ne son derece önem vermiş, birçok yabancı kelimenin Türkçe karşılığını aramış, Türkçe'ye hak ettiği değeri göstermiştir. Bugün, matematikte kullandığımız birçok terim ATATÜRK'ün bizzat kendisinin ortaya koyduğu Türkçe kelimelerdir (örneğin; artı, açı, üçgen). Bu konuda ATATÜRK ve ona destek verenlerin yaptıkları tüm çalışmalar, hep bir düşüncenin ürünüdür: Milli bilinci canlandırmak. Milli bilinç, her şeyden önce, dilin ayakta durması, gelişmesi, yabancı kelimelerden arındırılması ile mümkün olabilir. Tabi ki böyle bir milli bilinç sahibi olunabilmesi için de, ortada, bir milletin bulunması gerekir. Atatürkçülükte, milletin tanımında dahi "dil birliği" esastır. Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasi ve toplumsal bir heyettir. Bu sebeple, tüm Atatürkçülerin (tabi ki gerçek Atatürkçülerin!) Türkçe'ye önem vermeleri, bu konuya duyarlı olmaları gerekmektedir.

    Tarih bize göstermiştir ki, milli kültürünü kaybeden milletler, daima "güçlü milli duygu"lara sahip olan milletlerin egemenliğine girmişlerdir. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, madem ki dil, milli kültürün ve milli kültür de bağımsızlığın temeli, öyleyse, bize düşen görev, Türkçe'ye gereken önemi vermek; Türkçe konuşmaktan, Türkçe yazmaktan gurur duymaktır. Bugün, ABD ve Batılı ülkelere olan hayranlıkları ile İngilizce'ye duydukları özenti birçok insanı ve özellikle "sözde aydınlar"ımızı Türkçe konuşmaktan alıkoymuş, bu durumdan utanır hale getirmiştir. Böyle, aşağılık duygusuna sahip insanların, bir de, büyük önderimizi ağızlarına almaları yok mu, işte bu durum işin en ilginç, en düşündürücü ve korkutucu tarafıdır. Bu zihniyete sahip kişilerin, kurtuluş savaşı sonrası ikinci bir kurtuluş savaşı başlatıp, ilk işi Türkçe 'yi korumak, geliştirmek olan bu büyük insanı ağızlarına almaları, akıl sır erdirilebilir bir durum değildir. Şöyle ki, bu eşsiz insan, dili, milli kurumların en başta geleni sayıyor, milli duygu, düşünce ve yönelişin, milli benlik ve şuurun milli dile bağlı olduğu üzerinde önemle duruyor, uzun vadeli düşünülürse, milli bağımsızlığın, ancak, Türk dili varoldukça, dil bağımsız oldukça mümkün olacağı temelinden yürüyordu. Nasıl olabilir de, Batılılaşmak uğruna güzel Türkçe'den vazgeçilebilir. Böyle bir Batılılaşmayı ne Mustafa Kemal ATATÜRK kabul ederdi, ne de günümüzde herhangi bir Türk vatanseveri kabul edebilir. Türkiye, eğer ki, AB ya da benzeri birtakım örgütlerin içerisinde yer alacaksa, böyle bir durum ancak, Türk Milli Kültürü 'nün tam anlamıyla korunacağı bir ortamda gerçekleşmelidir (Böyle bir durum Batılı ülkeler ve ABD'nin asla kabul etmeyeceği açıktır. Ne acıdır ki, bu devletlerin, Türk Milli Kültürü'nü, hatta, Türkleri dünya üzerinde görmeye tahammülleri yoktur.)

    Türk Dili'nin ne kadar önemli olduğunu kısaca anlattıktan sonra, yazının başında, tekrar döneceğimizi belirttiğimiz konuya gelelim: "Türkçe'nin yok oluşu sorunu." Evet, Türkçe yok olmaya yüz tutmuştur; gerek içte, gerek dışta bu yok oluşa destek verilmekte, adeta seferberlik içine girilmektedir. Bu tehlikeli durum, kem}isini en açık şekli ile sokaklarımızda, iş yerlerimizde göstermektedir. Bu yerlerin isimlerine bakıldığında, Türkçe bir kelime görmek neredeyse imkansızdır. Ayrıca, kendisini aydın sanan kişiler arasında da, her geçen gün, Türkçe'den kopuş söz konusudur. Ne kadar üzücü bir durum! Bunun için mi verildi onca mücadele? Şurası bilinmeli ki, bu topraklar, yalnızca İngilizlerden, Fransızlardan kurtarılmadı, aynı zamanda İngilizce'nin, Fransızca'nın egemenliğinden de kurtarıldı, bu uğurda savaşıldı. Tüm bunları görmezlikten gelerek, birtakım ülkelere yaranmak, özenmek ve bu doğrultuda hareket etmek cidden içler acısı bir durumdur.

    Konumuzla ilgili olduğu için, "Eurovision Şarkı Yarışması"na değinmek istiyoruz. Bu yarışmadaki birinciliğimiz ve bir sonraki yarışmanın Türkiye'de yapılacak olması, cidden, bizleri gururlandırdı. Ancak, bu sevincimizin içerisine hüzün de karıştı. Birinciliği elde ettiğimiz parça, ne yazık ki, İngilizce. Peki, bu parça Türkçe olsaydı daha iyi olmaz mıydı? Hem de, öyle iyi olurdu ki, kendimizi bize özgü değerlerden birisiyle ( Türkçe ) ifade etmiş olurduk.


    Buraya kadar söylediklerimizden, Türkçe dışında herhangi bir dili bilmeyelim, öğrenmeyelim anlaşılmasın. Tabi ki birçok dil öğrenip, kendimizi her alanda geliştirmek durumundayız. Bizim isteğimiz, Türkçe'nin konuşulduğu bir Türkiye olarak kalmaktır. Bu doğrultuda hareket etmeyen her kişiye, kuruma karşı ise mücadelemiz sürecektir. Bu mücadele, her şeyden önce, tepki ile başlamalıdır. Örneğin; İngilizce eğitim yapan okullara, sırf bu sebeple çocuklarımızı yollamayarak ya da ismi Türkçe olmayan yerlerden alışveriş yapmayarak, yemek yemeyerek tepkimizi gösterebiliriz. Bizim düşüncemizde, Türk demek Türkçe demektir! Bu sebeple, ne uluslar arası yarışmalarda, toplantılarda, ne de ülke içerisindeki etkinliklerde, Türkçe' den asla vazgeçmeyeceğiz.

    SONUÇ

    Dil, milli kültürün ilerlemesi ve yayılmasında önemli bir araç olduğu gibi, milli duygunun gelişmesinde ve bağımsızlığın korunmasında da önemli bir etkendir. Bu sebeple, Atatürkçülükte, milli kültürün, bağımsızlığın, milli bütünlük ve toplumsal barışın korunması, sürdürülmesi için, milleti oluşturan kişiler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı olmaması, sade, anlaşılır ve zengin olması gereklidir. Türk'üm diyen herkesin Türk Dili'ni bilmesi ve kullanması şarttır. Türkçe'nin en büyük koruyucusu, geliştiricisi eşsiz liderimiz ATATÜRK'ün dediği gibi" Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." Bu uğurda mücadeleye devam...

    DİLİMİZ KİMLİĞİMİZDİR: DİLİMİZE SAHİP ÇIKALIM!


    Yard. Doç. Dr. Ertuğrul YAMAN
    [Linkleri Sadece Üyeler Görebilir. 10 Saniyede Üye Ol]

    Üçüncü bin yılın başlarında dünya, çok hızlı bir değişme ve gelişmeyi yaşıyor. Dünya, âdeta bir milletler mücadelesine sahne olmaktadır. Bu mücadelede kimi milletler bir araya gelerek, ortak kültürel değerler esasına dayalı birlikler oluşturuyorlar: Avrupa Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu, Amerika Birleşik Devletleri gibi. Bu birliklerin en tipik örneği, Avrupa Birliği’dir. Başlangıçta bir ekonomik dayanışma şeklinde ortaya çıkan bu topluluk, zaman içinde tek paranın kullanımı, sınırların kaldırılması ve daha birçok kültürel ortaklığı hedefleyen bir istikamette yol almaktadır.
    Muhtemeldir ki bu tür birlikler, bir zaman sonra, ortak bir dile doğru da adımlar atacaklardır. Gelişmiş ülkeler için dilleri, hem bir iletişim aracı, hem ürettikleri malları pazarlamak için bir ticarî araç hem de kendi dillerini zorunlu olarak öğretmek suretiyle elde ettikleri zahmetsiz bir gelir kapısıdır. Modern sömürgeciliğin en güçlü araçlarından birisinin dil olduğu artık çok iyi bilinmektedir.
    Türkiye, 1980’li yılların sonlarından başlayarak serbest pazar ekonomisinin en acımasız biçimini yaşamaktadır. Bu noktada bizi, ekonomik alandaki sıkıntılardan ziyade, bu sıkıntıların kültürel sahayı nasıl etkilediği ilgilendirmektedir. Ülkemizde, gelir dağılımının bozulmasından kaynaklanan ekonomik dengesizlikler, toplumu ve kültür hayatımızı da karmakarışık hâle getirmiştir. Türkiye, kültürün yok sayıldığı, hayatın yalnızca maddî yönünü ön plâna çıkartan bir ülke görüntüsüne sokulmuştur. Şehirdeki aydınından kırsal kesimdeki çobanına kadar herkes belli konularla meşgul edilmektedir: Ekonomi, siyaset, din, spor ve magazin. Uzman olan veya olmayan herkes bu konularda konuşmaktadır. Bu keşmekeşte, bireylerin ruhî durumları, sosyal ve kültürel değerler, eğitim, sağlık, vatandaşlık bilinci, millî şuur, millî benlik gibi hayatî önem arz eden konular, çoğu zaman, gündeme dahi gelmemektedir.
    Biz, bu yazımızda kültürel değerlerimizin en başta gelenlerinden dilimize ferdî ve millî açılardan bakacağız. Konuyu hakkıyla ortaya koyabilmek için, her şeyden önce, dil kavramından ne anlaşılması gerektiğini açıklamamız gerekmektedir.
    Dilin işlevi nedir?
    Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.
    Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.
    İnsanoğlu, toplu hâlde yaşamaya mecbur ve muhtaç olan bir canlı türüdür. Hiçbir insan tek başına yaşayamaz. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için, aralarında birtakım ortak özelliklerin bulunması gerekir. İnsanları bir araya getirip aralarında ortak duygusal bağlar kuran vasıtalardan birisi de dildir. Dilin insanlar arasında iletişimi sağlaması, onun çok küçük bir yönünü ifade etmektedir. Dil, asla mekanik değil, duygusal bir iletişim aracıdır. Dilin asıl işlevi, insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurmasıdır.
    Böylelikle diller, insan topluluklarını birbirlerine yaklaştırarak “millet” adı verilen sosyal kurumun oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yönüyle dil, milleti oluşturan bireyler arasında tam bir birleştirici unsur görevini üstlenir. Onları duygu, düşünce, hayal ve en önemlisi dış dünyayı algılama açısından birbirine yaklaştırır. Dil sayesinde ortak duygu, düşünce ve ideallere sahip olan bireyler arasında, aynı zamanda ortak bir şuur da oluşur. Bu şuur ferdî şuurun çok ötesinde millî bir şuurdur. Millî şuur ise, bir milleti ayakta tutan, geçmişini hatırlatan, değerlerini bugüne taşıyan, bugününü en güzel şekilde yaşatan ve bütün bunları kapsayacak şekilde geleceğe yön veren hareketlerin bütünüdür.
    Türkçe, Türk milletinin dilidir.
    Dilin bireye ikinci katkısı ise, onu dünya üzerinde tek başına yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp kendisiyle birçok açıdan benzeşen insanlarla bir arada yaşatma imkânı sağlamasıdır. Millî zevk, millî hareket tarzı, millî bakış açısı ancak ve ancak dilin bu birleştirici, kaynaştırıcı etkisiyle elde edilebilir. Dilini bilmediğimiz insanlarla herhangi bir yöntemle anlaşmamız mümkündür. Bu anlaşma çoğu zaman mekanik bir iletişimden öteye gidemeyecektir. Çünkü, diller, asıl işlevini bireyler arasında duygusal bağlar, duygusal iletişimler kurarak ortaya koymaktadır.
    Günümüzde dillerin işlevi, eskisinden daha belirgin bir durumdadır. Diller, yukarıdan beri sıraladığımız gibi, şahsî ve millî açılardan her geçen gün daha büyük önem arz etmektedir. Şimdilerde bir insanın hangi millete mensup olduğu noktasında konuştuğu ana dili belirleyici unsurların başında gelmektedir. Eskiden bir insanın hangi milletten olduğunu anlamak için, öncelikle dış görünüşüne, kılık kıyafetine bakılırdı. Hızla küreselleşen ve kaynaşan dünyada artık bu ölçüler yeterli olmamaktadır. Herhangi bir millete mensup olma konusunda, konuşulan ana dili belirleyici olabilmektedir. Konuya kendi penceremizden bakacak olursak, Türk milletine mensup olmanın gereklerinden birisi de, hiç şüphesiz, Türkçe konuşmaktır. Türkçe konuşan insanlar, Türk milletinin fertleridir. Türkçe ise, Türk milletinin dilidir.
    Dilde Özleştirme
    1930’lu yılların başında dilimizdeki yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma konusunda yoğun çalışmalar yapıldığı bilinmektedir. O yıllarda dilimize çok sayıda yeni kavram ve kelime kazandırılmış, dildeki bu olağan dışı yabancılaşmanın önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ne var ki özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, bu aşırı Türkçeleştirme hareketi çığırından çıkmış ve amacından sapmıştır. Türkçe kelimelere dahi yeni karşılıklar bulma gibi garip durumlara düşülmüştür. Başlangıçta iyi niyetli ve yararlı bir girişim olarak ortaya çıkan bu hareket zaman içinde, asıl çizgisinin dışına çıkartılarak yabancı dil denildiğinde, yalnızca Arapça ve Farsçanın kastedildiği bir noktaya çekilmiştir. Bu olumsuz durumu zamanında gören Atatürk ve o dönemin aydınları önlem alma yoluna gitmişlerdir.
    Aşırı özleştirme hareketi, çok sayıda bilimsel yanlışlığı da beraberinde getirmiştir. Her şeyden önce bu hareketin dayandığı bir felsefe yoktur. Amacı ve kapsamı açık değildir. Dil gibi, ciddî ve ilmî bir konu, bilim alanından çıkartılarak siyasete ve başka emellere alet edilmiştir. Bilim adamlarından çok, açıkgöz fırsatçılar ortalığı doldurmuştur. Bu konudaki en büyük hatalardan birisi de kelimelerin arka plânı düşünülmeden hareket edilmesidir. Kelimeler, âdeta birer tuğla gibi düşünülmüş ve eskisini alıp yenisini koymakla her şeyin hallolacağı vehmedilmiştir. Hâlbuki her bir kelimenin arka plânı, etki alanı ve kavram genişliği vardır. Bir kelimenin izdüşümü kendisiyle sınırlı değildir. Bir kelimeyi değiştirmek demek, aynı zamanda o kavramla ilgili çok sayıda kullanımı bir anda yok saymak demektir. Özleştirmeciler bu gerçeği gözden kaçırmışlardır.
    Aşırı özleştirmecilerin gözden kaçırdıkları gerçeklerden birisi de bu konuda halkın kabulünü ve kelimelerin yeni hayata uyum sağlama sürelerini hiçe saymalarıdır. Bu konuda tam anlamıyla “Ben yaptım, oldu” anlayışı esas alınmıştır. Kelime ve kavramların tarihî derinliği, bağlantıları, Türkiye ile Türkçe konuşan diğer soydaşlarımızın irtibatları hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Sözde Türkçeleştirme akımı, gereğinden çok hızlı ve zorlamalarla sürdürülmüştür. Bu ise, başarısızlığı beraberinde getirmiştir.
    Türkçeye zarar vermeye başlayan bu hareket, 1980’li yılların başında durdurulmuştur. Aşırı özleştirme hareketinin başarısızlığı gözler önüne serilmiştir. Kanaatimizce, dil tartışmaları bir taraftan dilimize katkılar sağlarken, diğer yandan da dilimize ve dilcilere karşı bir güven bunalımı oluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında, artık günümüzde eski-yeni kelime konusu büyük oranda kapanmıştır. Türkçe konuşan insanlar, kelimelerden ziyade, anlam ve düşünce üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Dilimize zarar veren bu kötü gidiş, bir şekilde durdurulduktan sonra, dilimiz tekrar eski itibarını elde etme yoluna girecektir.
    Türkçede yabancılaşma
    21. yüzyıla girmek üzereyken yabancı bir dil bilmenin gereği ve önemi her geçen gün daha da iyi anlaşılmaktadır. Öğrenilen her yabancı dilin, yeni ufuklar açtığı, genel kültür ve kişiliğimize katkıda bulunduğu bir gerçektir. “İletişim”in her türlü yeniliğin önüne geçtiği bir çağda, hiç kimse yabancı dilleri öğrenmenin yararını ve gereğini inkâr edemez. Üstelik, Türkiye gibi, kıtalar arası bağlantıları sağlayan bir ülke için bu durum, çok daha önemlidir.
    Ülkelerin kalkınmasında ve gelişmesinde bilimsel araştırmaların ve milletler arası ilişkilerin yeri çok büyüktür. Bu tür ilişkilerin kurulmasında yabancı diller, yardımcı bir araçtır. Ülkemizde son elli yıllık süreçte yabancı diller, araç olmaktan çıkmış / çıkarılmış, amaç konumuna getirilmiştir. Yabancı dil(ler)’in işlevi saptırılmıştır.
    1950’lerden itibaren dilimize, İngilizce kelimeler ve kalıp ifadeler girmeye başlamıştır. Bu tek taraflı etkileme, günümüze kadar artarak sürmüştür. Bugün ise, İngilizce kelimeler, dilimiz üzerine âdeta bir sağanak gibi yağmaktadır. Gelinen nokta epeyce vahimdir. Artık, önlem alma zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu durumu somut olarak ortaya koyabilmek için, uzun uzun örneklere gerek yoktur. Sokak ve caddelerdeki iş yeri adlarına bir göz atmak, televizyon kanallarının adlarına bakmak, kendisini aydın ve sanatçı varsayan yabancı hayranı tiplerin her akşam televizyonlardaki konuşmalarını dinlemek yeterlidir.
    Dilde yabancılaşmanın sebeplerine indiğimizde, karşımıza çok farklı sonuçlar çıkmaktadır. Her şeyden önce etkilendiğimiz yabancı dilleri, yaşadığımız coğrafya, devletler arası ilişkiler, din ve medeniyet bağları, ticaret, tarihî şartlar belirlemektedir. Bunlara başka sebepler de eklemek mümkündür.
    Kanaatimizce ülkemizde son yıllarda yoğun bir biçimde yaşanan dilde yabancılaşma konusunda yukarıda saydığımız doğal sebeplerden ziyade, aydınlarımızın tavrı belirleyici olmuştur. Kimi aydınlar, bilgili ve kültürlü olduklarını gösterebilmek için, düşüncelerini eksik anlatma pahasına dillerine kıymışlardır. Olur olmaz yerde uysa da uymasa da yabancı kelimelerle konuşmak, aydınca caka satmanın en kolay yolu hâline gelmiştir.
    Yabancılara karşı olan bu ilgimiz, güçlü olduğumuz dönemlerde bize pek fazla zararlı olmamıştır. Ne zaman ki zayıf duruma düşmüşüz işte o zaman sıkıntılar baş göstermiştir. Bütün Türk tarihi boyunca, topyekün zayıf düştüğümüz en önemli dönem 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarıdır. Söz konusu dönemlerde, bütün düşmanlarımız işbirliği yaparak üzerimize gelmişlerdir. Bu saldırı bir yandan topla tüfekle olurken diğer yandan da kültürel bombardımana tabî tutulmuşuzdur.
    Bu toplu saldırının gerçek adı, bizi özümüzden koparma operasyonudur. Tanzimattan beri süregelen dönemde kendi değerlerimizi yıpratma yönünde çok büyük gayretler gösterilmiştir. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde açıkça belirttiği gibi, iç ve dış düşmanlarımız el ele vererek özümüzü kurutma işine kalkışmışlardır. Bunun sonucu olarak da özellikle, şehirlerde ve aydınlar arasında kendinden uzaklaşma, her alanda yabancılaşma ortaya çıkmıştır. Kendisine yabancılaşan belli kesimlerin dilleri de doğal olarak yabancılaşma ve yozlaşma hastalığına yakalanmıştır.
    Daha dil alanına gelmeden hayat tarzımızdaki bu yabancılaşma, ülkemizde çok değişik yöntem ve yollarla uygulanmaktadır. Bunların başında gelişmiş ülkelerin klâsik sömürgeci metotları gelmektedir. Yabancı dille eğitim bu klâsik yöntemin en güçlü silahıdır. Bunun üzerinde çok fazla durmaya gerek yoktur. Ülkemizin manzarası bu durumun en güzel örneğidir.
    Türkiye Türkçesindeki Batı kökenli kelimelerin sayısı inanılmaz derecede yüksektir. Bu açıdan kelime örneklerinden ziyade, daha tehlikeli olan kelime gruplarının boyutlarını anlamak bakımından son zamanlarda moda olan bazı kullanımları göstermemiz yerinde olacaktır. Türk dilinin genel yapısındaki tamlayan -tamlanan dizilişini alt üst eden ve Batı dillerinin kalıplarına uyan kalıpları ve cümleleri şöyle örneklendirebiliriz:
    Salon Uğur Stüdyo Pazar, dokunmatik sistem, Cafe Ankara, Ali’s Bar, Ahmet’s leder, Belma Coiffeur, Otel The Marmara...
    Bu tür örneklerle ilgili olarak daha önce Ankara’daki iş yeri isimleri üzerine yaptığımız araştırma sonuçlarına bakılabilir.[1]
    Yine, Batı dillerinden Türkiye Türkçesine giren bazı hazır söz kalıplarıyla bazı cümle şekillerini de bu örnekler arasında değerlendirebiliriz:
    “ –Kendine iyi bak!”
    “ -Korkarım, hayır!”
    “ -Üzgünüm.”
    “-Kaç gibi gelirsin?”
    “ -Çay almaz mıydınız?”
    “Umarız, programımızı beğenmişsinizdir.”
    “Umarım, bütün bu anlatılanlar doğru değildir.”...
    Öte yandan Türk dilinin genel yapısı içinde, etken çatılı yüklemlerden oluşan cümleler, Batı dillerinin etkisiyle çok defa edilgen yapıda kurulmakta ve “tarafından” kelimesiyle ifade edilmektedir:
    “Düzenlenen törenle hayırsever bir vatandaş tarafından yaptırılan okulun temeli Millî Eğitim Bakanı tarafından atıldı.”
    “Önümüzdeki günlerde ÖYS sınav sonuçları ÖSYM Başkanlığı tarafından açıklanacak.
    Ayrıca, yine Batı dillerinin etkisiyle, özellikle son yıllarda “almak, yapmak” gibi fiillerin çok defa gereksiz olarak yardımcı fiil şeklinde kullanıldıklarına da şahit olmaktayız:
    “banyo almak” (yıkanmak)
    “taksi almak” (taksi çağırmak)
    “bekleme yapmak” (beklemek)
    “film yapmak” (film çevirmek) gibi.
    Türkçenin bugünkü durumu
    Türkçenin bugünkü durumunu bütün açıklığıyla ortaya koyabilmek için, biraz gerilere dönmekte fayda görmekteyiz. Türkiye Türkçesinin oluşumu Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminde dildeki mevcut Arapça ve Farsça unsurlara ek olarak bir de Batı dillerinin, özellikle Fransızcanın, etkileri sezilmeye başlanır. Tanzimat döneminde kısmî olarak yaşanan sade Türkçe akımından sonra, Servet-i fünûn ve Fecr-i âti dönemlerinde dil, çok daha yoğun bir şekilde yabancı dillerin etkisinde kalır.
    Türkçenin geçirdiği bu ağır ve bunalımlı dönemlerden sonra, nihayet 1911’den itibaren Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp’in ilkeleriyle Türkiye Türkçesinin temelleri atılmış olur. Millî Edebiyat ve onu takip eden Cumhuriyet döneminde, Türkiye Türkçesinin oldukça güzel bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.
    Bugün için, kamu oyu nazarında dilimiz ne durumdadır? Diğer bir söyleyişle dilimiz açısından yaşanan gerçekler nelerdir? Her şeyden önce belirtmemiz ve kabul etmemiz gerekir ki dil konusu ülkenin gündeminde, halkımızın ve pek çok aydınımızın düşünce dünyasında yoktur. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, ülkenin gündemi çoğunlukla yapaydır ve halktan, ülke gerçeklerinden kopuktur. Kısacası, dilimiz pek çok insanımız için yalnızca gündelik anlaşma aracıdır.
    Kimi aydınlarımıza göre, zaten Türkçeyle bilim yapılamaz. Bu aydınlarımızın bir kısmı çözümü, modern Batı dillerinin öğrenilmesinde görmektedir. Bunlar, açıkça söylemeseler de Türkçenin ancak bakkaldan alış veriş yaparken kullanılabileceği gibi bir kanaat içindedirler. Türkçeyle bilim yapılamayacağını savunan ve sayıları pek fazla olmayan diğer bir kitle ise, dilimizin kurtuluşunu Osmanlı Türkçesindeki zenginliği yeniden yakalamakla eşdeğer görmektedirler.
    Türk kamu oyunu bilgilendiren ve yönlendiren en önemli unsurlardan olan basın yayın araçlarının pek çoğunda ise, Türkçeyi kullanma noktasında bir duyarlık söz konusu değildir. Sokak Türkçesi, argo ifadeler, bozuk bölge ağızları ile sosyetik söyleyiş bozuklukları televizyon ve radyoları işgal etmiştir. Bu noktada özellikle TRT kanalarını ve kimi özel yayın organlarını tenzih etmemiz gerekmektedir. Yine bu noktada duyarlı köşe yazarlarımızın hakkını teslim etmekle birlikte, gazete ve dergilerimizin herhangi bir dil denetiminden geçmediğini de burada belirtmemiz gerekir.
    Gençlerin önemli bir kısmı, eğitim sisteminden kaynaklanan tembellik ve vurdumduymazlıkla, dil gibi konuların çok uzağındadır. Cep telefonları ve internet ağları icat edileli beri, gençler sevgililerine zaten mektup yazmıyorlardı da, bari diyorum, sevdiklerine gönderdikleri mesajlar kendilerinin olsaydı. Ortalıkta sahibi belli olmayan çok sayıda mesaj oradan oraya yollanıp durmakta. Esasen bu konuda gençleri suçlamak doğru değildir. Onları bu hâle yaşça büyükler getirmiştir. Gençlere sorumsuzluğu ve neme lazımcılığı “özgürlük” adıyla bizler takdim ve telkin etmedik mi?
    Bu arada, bir avuç denebilecek dilci ve dilbilimciler, dilimizle ilgili araştırmalarını sürdürmektedir. Bunların sayısının gerçekten çok yetersiz kaldığını da hemen belirtmeliyiz. Türk Dili Kurumu başta olmak üzere, bazı kurum ve kuruluşlar, dilimizle ilgili faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Türk Dil Kurumu, son on yılda dilimiz konusunda çok önemli adımlar atmıştır.
    Çözüm yolları
    Ortaya çıkan bu görüntüden sonra, bizce asıl önem arz eden konuya, dilimizin bugün için yaşadığı gerçeklere bakmamız gerekmektedir. Biz, dilciler, dilseverler birtakım konuları iyi niyetle tartışırken, galiba, bu tür tartışmaları gereğinden fazla abarttık ve yine gereksiz yere kamu oyuna taşıdık. Bizce, bu durum, bu tür konulara zaten duyarsız hâle getirilen kamu oyu nezdinde dilimize zarar vermiştir. Dilimiz ve dilciler itibar kaybına uğratılmıştır. Dil konusunda uzman kişiler ve diğer aydınlarımız elbette dil konularını yine tartışacaklardır ama artık kendi aralarında ve işi başka mecralara dökmeden! Dilciler, dilseverler dilimize sahip çıkalım!
    Dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde ana dilini layıkıyla öğretebilmenin en emin yolu eğitimdir. Ana dili başlangıçta anneden ve çevreden öğrenilmekle birlikte asıl kıvamını okul ortamında bulur. Ülkesini ve milletini seven her eğitimcinin –alanı ne olursa olsun- ilk ve aslî görevi ana dilimiz konusunda çocuklarımızı duyarlı yetiştirmektir. Ana dilimizin doğru ve güzel öğretilmesi çocuklarımızı hem daha başarılı kılacak hem de toplumsal gelişmemize katkılar sağlayacaktır. Eğitimciler geliniz ele ele verelim ve dilimize, kimliğimize sahip çıkalım!
    Dil, ferdî ve millî önemi dolayısıyla, asla ve asla, başka amaçlar için alet edilmemelidir. Millî bütünlüğümüz ve geleceğimiz açısından dilimiz üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Dilin bireysel ve toplumsal işlevi üzerinde çok fazla düşünülmelidir. Ülkenin bölünmesini meşrulaştıracak bir tarzda, mahallî konuşma dillerinin asla ve asla eğitim ve yayın dili olmasını savunmamaları gerekir. Masum bir insan hakkı gibi görünen, gerçekte bizi bölmeyi ve sözde farklılığımız kendi ellerimizle bizlere tescil ettirmeyi amaçlayan böyle bir tuzağa kesinlikle düşülmemelidir. Avrupa Birliği sevdasına bindiğimiz dalı kesmeyelim! İşin daha da önemlisi, bu meseleyi, oy toplama uğruna hiçbir şekilde kullanmamalarını bekliyoruz. Değerli siyasetçilerimiz, varlığımızın teminatlarından olan dilimize sahip çıkalım!
    Sevgili gençler! Gelecek sizlerindir. Geleceğinizi şimdiden güvence altına almak, üstün başarılara ulaşmak, milletler arenasında şerefli yerimizi koruyabilmek için, dilimizi en güzel biçimiyle öğrenmeye gayret edelim! Tertemiz pırıl pırıl zekâlarınızı dilimizin inceliklerini öğrenme yolunda kullanmanızı tavsiye ederim. Bunun için de edebiyatımızın ve dünya edebiyatının en seçkin örneklerini okuyunuz. Gençler, dilimize, kimliğimize ve geleceğimize sahip çıkalım!
    Son olarak da Türk kamu oyuna seslenmek istiyorum. Lütfen hep birlikte üzerimizdeki umursamazlığı atalım. Bizi biz yapan her gün içinde yaşadığımız değerlerimizin hakkını verelim. Çağdaş dünyada Türk kimliğiyle müstesna yerimizi alabilmek için seferber olalım. Türkçe gerek kökünün sağlamlığı ve gerekse anlatım yollarının zenginliği ile dünyanın en işlek ve en güzel dillerinden birisidir. Atatürk’ ün “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin” sözünü esas alarak dilimizin gücüne inanalım. Geliniz hep birlikte bu değerli hazineyi bütün dünyanın hizmetine sunalım. Türkçeyi dünya dili yapalım. Dilimize sahip çıkalım!


    Asıl sorun Türkçeyi doğru konuşabilmekte!...
    Oktay Sinanoğlu Türkçemizin vahim durumunu anlatıyor


    Tuna SERİM

    "İnsanlar istedikleri dili öğrensinler, ama eğitim bir ülkenin kendi diliyle yapılır. Az bilenlerin hiç bilmeyenlere öğrettiği bilim, bilim değildir." diyor.
    Örnekler veriyor, milletlerin yabancı dille eğitim yaparak kimliklerini, bağımsızlıklarını nasıl kaybettiklerini, ama buna karşılık sömürgecilerin nasıl kazandığını anlatıyor. Ve bunları anlatan deha, yıllarını Amerika’nın en büyük üniversitelerinde hocalık yaparak, dünyada konferanslar vererek geçirmiş bir kişi.
    Yabancı dil öğrenmenin bu kadar revaçta olduğu, dil bilmeyenin ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü bir ülkede bu tür konuşma önce ters gibi geldi, sonra Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, hatta İsveç üniversitelerini düşündüm. Hiçbirinde kendi dillerinden başkası kullanılmıyordu. Bilim dilini(!) seçen bir biz kalmışız, anlaşılan.Başka dilden okutulan bir bilim dalı ülkenizde kullanılamadığı gibi Yabancı ülkelerde de ise yaramayacak, çünkü o dili daha iyi konuşanlar sizi geçecekler. O zaman ülkede bilim adamı yetişmeyecek, ülkeyi Başka ufuklara taşıyan kimseler de... Çünkü dil kullandırmak ülkenin sömürgeleştirilmesidir. Yabancı dili iyi konuşanlar isletmeci, borsacı olur. Bilim ve diğerleri o dili kendi öz dili olarak konuşanlara kalır. Bunlar Sinanoğlu'nun ileri sürdükleri.

    Sinanoğlu'nun en ilginç yaklaşımlarından biri de kendi ülkesinin Yabancı dille eğitim yapan bir üniversitesiyle ilgili anisiydi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde kuramları ile ilgili olarak verdiği konferansta ünlü bir profesörün yanına yaklaşıp kulağına "Burası ODTÜ, lütfen Türkçe değil, İngilizce konusun." dediğini anlatıyor.Oktay Sinanoğlu sabaha kadar konuştu. Ülkesinin geleceği için, Türk insaninin geleceği için. Çünkü dili kullanmamanın bir buçuk nesil sonra o milleti yok ettiğini gözleriyle görmüştü ve bunun Türkiye'ye uygulanmasını istemiyordu. Sabah kiminle konuşsam bana Sinanoğlu'ndan söz ediyordu. Amerika'da ve dünyada bilim dalında büyük hizmetler veren, Nobel'e aday olan Meydan Larousse'da söz edilen bir adam kendisini bilimden sonra ülkesinin geleceğine adamıştı.Bugün herkes onun söylediklerini ve bundan sonra yapacağını söylediği savası tartışıyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.Ülkenin durumu karanlık ama en azından onun gibiler, düşünenler, savaşçılar var

    Sercan ZORBOZAN

    Dünyanın en zengin dillerinden birisi olan Türkçe ne yazık ki günümüzde adeta “soykırım”a uğruyor. Türk dilinin kilit noktaları , olmazsa olmaz kelimeleri yozlaşıyor , daha doğrusu yozlaştırılmak isteniyor.
    Yayılmakta olan televole kültürü , ağırlıkla batı kökenli kelimeleri yavaş yavaş Türkçe’nin içine yerleştiriyor. Bu kelimeler adeta birer bomba gibi , kullanılmaya başlandıkları zaman dilimizin zenginliğini yok ediyor, sömürüyor. Eğer bu tehdidin önlemi alınmazsa, pek yakın bir zamanda konuşabildiğimiz bir dil olmayabilir.

    Bir başka hususta, dış kaynaklı güç odaklarının basın yoluyla yabancı dil kökenli kelimeleri halka dayatmasıdır. Dayatması diyoruz çünkü kafamızı çevirdiğimiz her yerde karşımıza çıkan, millet olarak zihinlerimizi kuşatan bu güçler , televizyon programları , gazeteler vb. yayın organları yoluyla hem kültürümüzü hem de dilimizi köreltiyorlar.

    Sahip olduğumuz bir serveti adeta har vurup harman savuruyoruz. Türk dili, zengin bir hazinedir ama yağmalanmadığı müddetçe. Bizde bu konuda üstümüze düşenleri yerine getirmeli bizim varolmamızı sağlayan dilimize sahip çıkmalıyız. Unutmayalım. “Dil olmazsa il olmaz”


    büyük imza kullanmayın.

  4. #4
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart







    Her şey, bizi birbirimize kenetleyen en güçlü bağ olan Türkçe için!

    Dilimize sahip çıkalım. Aramızda Türkilizce değil , Türkçe konuşalım.

    Türkçemize sahip çıkalım. Atalarımız sadece toprak için kıymetli canlarından vazgeçmemişler. Bu ülkeyi vatan yapan ulvi değerlerden biri de dildir. Atalarımıza olan borcumuzu böylede ödeyebiliriz.

    Bir yandan ilerlerken, bir yandan tökezliyoruz. Bilgisayar çağı ve internet kullanımı kısacası "chat dili" dediğimiz düşman, dilimizi mahvetmekte.

    Forumdaki bütün arkadaşlarımdan bu konuda biraz daha duyarlı olmasını rica ediyorum. Gönül ister ki herkes Türkçe'yi bütün dilbilgisi kurallarına uyarak kullansın. Fakat daha önce aşmamız gereken, özellikle bu duyuru ile bahsetmek istediğim konu, kullanmamamız gerekirken kullandığımız ve dilimizden çıkarttığımız harfler.

    "q, w, x, sh" bizim alfabemizin harfleri değildir ve bizim alfabemizdeki harflerin yerine asla ve asla geçemez.

    "eidir, memleket nire, gidiom, güsel, eed, taam, annadım, bakcez vs." gibi kelimelerde aradan çıkartılan harfler küçük birer kayıp olarak gözükse bile, dilimiz için büyük bir kayıptır.

    Türk dilini iyi veya kötü kullanan, hatalarını düzeltmek isteyen bütün arkadaşlarımızdan bu kampanyaya katılmalarını rica ediyorum. Ne kadar büyürsek, ne kadar çoğalırsak o kadar büyük bir güç oluruz.

    Büyük ve kaliteli bir forum olarak, büyük ve kaliteli bir adım atalım. Türkçemizi katledenlerin önüne geçelim.

    TÜRK HARFLERİNİN KABUL VE TATBİKİ HAKKINDA KANUN

    Kanun Numurası : 1353
    Kabul Tarihi : 1/11/1928
    Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 3/11/1928 Sayı: 1030
    Yayımlandığı Düstur : Tertip: 3 Cilt: 10 Sayfa: 3
    ...
    Madde 4 : Halk tarafından vakı müracaatlardan eski Arap harfleriyle
    yazılı olanlarının kabulü 1929 Haziranının birinci gününe kadar caizdir.
    1928 senesi Kanunuevvelinin iptidasından itibaren Türkçe hususi veya resmi
    levha, tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi,
    resmi bilcümle mevkut, gayrı mevkut gazete, risale ve mecmuaların Türk
    harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.

    YANİ;

    Madde 4 : Halk tarafından yapılan başvurulardan eski Arap harfleriyle
    yazılı olanlarının kabulü 1 Haziran 1929 gününe kadar geçerlidir. 1928
    yılındaki kanunun başlangıcından itibaren Türkçe özel veya resmi levha,
    tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları ile aynı biçimde Türkçe özel,
    resmi bütün süreli, süreli olmayan gazete, kitapçık, broşür ve yayınların
    Türk harfleriyle basılması ve yazılması zorunludur.


    Alıntı:

    "Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır."

    Milli bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.
    Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatında egemen ve esas kalacaktır.
    1933 M.Kemal Atatürk



    Atatürk Diyor ki!

    * Türk demek, dil demektir. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

    * Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk ulusunun ulusal dili ve bengi, bütün yaşamında egemen ve temel olacaktır.

    * Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet örgütümüzün dikkatli, ilgili olmasını isteriz.

    * Dilin zengin ve ulusal almaşı, ulusal duyguların gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil bilinçli olarak işlensin.

    * Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, bilinçle işlensin. — 2 Eylül 1932

    * Türk demek, dil demektir. Ulusun çok açık niteliklerinden birisi de dildir. Her şeyden Önce ve kesinlikle Türkçe konuşulmalıdır. — 1932

    * Türkçe konuşmayan bir insan; Türk harsına, Türk topluluğuna bağlılığım iddia öderse, buna inanmak doğru olmaz.

    * Türk affının kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet örgütümüzün, dikkatli, ilgili olmasını isteriz. — Kasım 1937

    * Ülkesini, yüksek bağımsızlığım korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. — 1 Kasım 1932



    Dil, kültürün en önemli parçasıdır..

    Dilini kaybeden bir millet, benliğini kaybetmiş sayılır..

    Bunun farkında olalım, buna göre davranalım..

    tarihte hiç bir toplum topla tüfekle yok olmamıştır,
    ancak kültürlerini kaybeden toplumlar yok olmuştur kültürun en önemli parçasıda dildir.
    Bi kaç bişey eklemek isterim dilimiz ile ilgili
    ingilizce dili hayranlarına bişey soylemek istıyorum bugün kullanılan İNGİLİZCE nin sadece 10 kelimesi gerçek ingilizcedir geri kalanı diğer dillerden toplamadır yani kırma bir dildir.



    Yanlış (!) Doğru (!)
    hergün her gün
    heryer her yer
    herşey her şey
    harhangibiri herhangi biri
    herbiri her biri
    birgün bir gün
    birşey bir şey
    bir çok şey birçok şey
    bir kaç şey birkaç şey
    hiç bir şey hiçbir şey
    pekçok pek çok
    pekaz pek az

    arasıra ara sıra
    yanısıra yanı sıra
    peşisıra peşi sıra
    ardısıra ardı sıra
    akşam üstü akşamüstü
    suç üstü suçüstü
    ayak üstü ayaküstü
    terketmek terk etmek
    ayırdetmek ayırt etmek
    farketmek fark etmek
    arzetmek arz etmek
    vaadetmek vaat etmek
    haketmek hak etmek
    muhtacolmak muhtaç olmak
    şehidolmak şehit olmak
    vaz geçmek vazgeçmek
    baş vurma başvurmak
    ön görmek öngörmek
    var saymak varsaymak
    ya hut yahut
    ve ya veya
    yada ya da

    laboratuar laboratuvar
    antreman antrenman
    eşortman eşofman
    orjinal orijinal
    yalnış yanlış
    yanlız yalnız
    kiprik kirpik
    kirbit kibrit
    anbar ambar
    canbaz cambaz
    çenber çember
    makina makine
    meyva meyve
    zatüre zatürree
    matba matbaa
    deynek değnek
    süpriz sürpriz
    poaça poğaça
    kordalye kurdele
    sandoviç sandviç
    eksoz egzoz
    pardesü pardösü
    ayidat aidat
    pilaj plaj
    tazik tazyik
    traş tıraş
    metod metot
    ara söz arasöz
    ara yön arayön





    HAZIRLAYAN

    Dr. S. Sadi SEFEROĞLU


    SANAL TÜRKÇE

    Bilinmiyor

    "Hallo" "Asl" "U" "pls" "Bye"
    Az kaldı.. BİTİYOR Türkçe
    "Slm" "kib" "ok" ve "hoi"
    Az kaldı..YİTİYOR Türkçe

    "Hacker" "Admin" "surf"ve "login"
    Nerde kaldı Türkçe bugün
    Yemin olsun göze her gün
    Az kaldı..BATIYOR Türkçe


    Ne "lakap"ı "nick"in varken
    Kalkarsın aksamdan erken
    "Net" "chat" falan filan derken
    Az kaldı..YATIYOR Türkçe


    Sitelerde geze,geze
    "Ban" olursun batma göze
    Ne demeli dogru söze (!)
    Az kaldı..TUTUYOR Türkçe


    A..zade "connection" ol da
    Sen de yorul gel bu yolda
    "Link" atanlar sagda,solda
    Az kaldı..YUTUYOR Türkçe


    büyük imza kullanmayın.

  5. #5
    PercyJackson - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Sep 2010
    Mekanım
    İzmir
    Mesajlar
    2.997
    Üye Puanı
    2546

    Standart

    En nefret ettiğim şeylerden biridir.En çok kullanılanlardan birkaçı: tmm,ok,tşk,eyw bunlar nedir ya tmm yazıcağınıza 2 harf daha yazıp "tamam"yazsanız kolunuz mu kırılıyor?



  6. #6
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart

    Teknoloji ve Dil
    Teknoloji artık neredeyse hayatımızın bir parçası oldu. Cep telefonları , internet üzerinden yazışmalar , elektronik posta ve bunlar gibi bir çok şey hayatımızı son derece kolaylaştırıyor. Fakat hayatımızı kolaylaştırdığı gibi dilimizden de bir çok şeyi alıp götürüyor.

    Cep Telefonu Mesajları ve İnternet Yazışmaları
    Günümüzde insanların büyük bir kısımı ve özellikle gençler iletişimlerini cep telefonları ve bilgisayarlar ile birbirlerine gönderdikleri mesajlar ile sağlıyorlar. Çünkü bu güzel icat insanların iletişimini son derece kolaylaştırıyor. Fakat nedense insanlar bu güzel icadın yanlış kullanıldığında dillerinden bir çok şeyi alıp götürdüğünün farkında değil.

    1. Sesli Harf Kullanılmıyor !
    Herkesin başına gelen büyük bir sorun bu. Artık nedense mesajlarda sesli harf kullanılmıyor. Bize "Selam. Nasılsın?" yazması gereken arkadaşlarımız "Slm. Nslsn?" olarak bu işi geçiştirmiş oluyor. Bu hatayı yapan insanlar bunun büyük bir sorun olduğunu düşünmüyorlar. Çünkü onlara göre karşılarındaki ne demek istenildiğini anlıyor. Evet bu belki doğru olabilir. Karşınızdaki sizin ne demek istediğinizi anlayabilir. Fakat sürekli alışkanlık haline getirdiğiniz bu durum sizin bütün hayatınızdaki yazışmaları kökünden etkiliyor.

    2. Yabancı Kelimeler İle İletişim Sağlanıyor
    Bu kadar zengin bir içerikte olan Türkçe sanki yetmiyormuş gibi bir de işin içine yabancı kelimeler giriyor. Dil öğrenmek kesinlikle çok güzel bir şeydir fakat iki dil birbirine karıştığı zaman aslında durum çok saçma bir hal alıyor.

    Örnek Mesaj
    Yeni aldığın ayakkabılar çok cool olmuş.

    Burada Türkçede bulunan bir çok kelimeyi kullanabiliriz. Örneğin "Yeni aldığın ayakkabılar çok güzel olmuş" veya "çok hoş olmuş" diyebiliriz. Fakat nedense bu hatayı yapan insanlar işin içine yabancı dil sokunca kendilerini kültürlü gösterdiklerini zannediyorlar



    NEREDEN NEREYE...

    Yıl: 1965
    "Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim.
    Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm
    vardı.. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.."

    Yıl: 1975
    "Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim,
    Heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim,
    Kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.."

    Yıl: 1985
    "Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Nitekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm
    vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.."

    Yıl: 1995
    "Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim..
    Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."

    Yıl: 2006
    "Âbi onu karşımda öyle görünce oha falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni..
    Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar yu
    yavrum?'"

    Yıl: 2026
    "Ven ay sov hör, ben çok yâni öyle işte birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'Hay beybi..'"

    Hâlâ vakit var!.
    TÜRKÇEMİZE SAHİP ÇIKALIM................


    büyük imza kullanmayın.

  7. #7
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart

    Kirlenen Türkçe
    Okan YÜKSEL



    Nedendir bilmiyorum? Son zamanlarda yabancı sözcüklerle sık sık karşılaşır oldum. Her gün dolaştığım sokakların bir Türk sokağı olduğunu algılamakta artık güçlük çekiyorum. Mağazaların isimleri, ürünlerin üzerlerindekiler tamamen yabancı geliyor bana. Haber bültenlerini, köşe yazarlarını algılamak için yanımda küçük el sözlükleri taşıyacağım günler ufukta görülüyor gibi. Bunları abartıyor muyum acaba? Türkiye’nin önde gelen gazetelerinin birisinin genel yayın yönetmeni “Gazeteler bir eğlence aracı haline gelmiştir.” derken maalesef “eğlence” kelimesini “entertainment” kelimesini birçok kez tekrarladıktan sonra telaffuz ediyor. Neden? Yoksa kullandığı kelimelerin Türkçelerini hatırlamakta zorluk mu çekiyor!?

    Sokakların, sohbetlerin ve insanların bana yabancı kokmasının nedenini medyaya bağladım diyelim. Peki ya, neden medya Türkçe var iken yabancı dilleri kullanmak arzusunda? Bunun nedeni de maalesef sokakta dolaşan, benimle sohbet eden, okuduğum gazetede yazan, izlediğim televizyonda program yapan insanlar; yani kocaman bir toplum: Son yüzyıllarda batının olanı üstün saymaya, ciddiye almaya başlayan, Türkçeyi yabancı diller sınıfında küçük görme gafleti içerisinde olan ve benim de mensubu olduğum bir toplum. Bundan dolayı yabancı adlı, Türk mağazaları rağbet görmekte; arz ve talep dolayısıyla da yavaş yavaş mağazaların adları bana daha fazla yabancılaşmakta. İnsanlar sohbetlerinde yabancı kelimeleri kullanmayı üstünlük sayarak sık sık yabancı kelimeleri kullanmakta. Öğrenciler gördükleri yarım yamalak yabancı dil derslerinde öğrendikleri yabancı sözcükleri sohbetlerine katmakta, bunun nedeni de yabancı kelime kullanmayı üstün sayan zihniyettir. Bilim adamlarımız dahi halkla iletişim kurarken yabancı terim kullanma hastalığından kurtulamamaktadır. Anlattıkları meseleyi zaten zorlanarak anlayan bizler, araya bir de yabancı kelimeler girdiğinde konudan tamamen kopuyoruz. Korkarım “Ağır ol molla sansınlar” sözü yerini “Yabancı dille konuş bilgili sansınlar” sözüne bırakmıştır.

    Aileler çocuklarının yabancı dil öğrenmeleri için çabalar göstermekte; çocuklarını kurslara göndermekte, özel dersler aldırmaktadırlar. Bunu yavaş yavaş her sokağa yayılan yabancı dil dershaneleri somut şekilde gösteriyor. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine arttığı görülmeyen yabancı dil kursları; maalesef ülkemde anaokullarına kadar inmiştir. Yedi yaş öncesi çocukları önceleri, “Bir, iki, üç…” diye sayarken artık bunun yanında “One, two, three...” diye saymaya başlayan bir toplumun mensubuyum. Peki, bunun ne zararı var? Yabancı dil bilmenin ne zararı var diyenleriniz elbette vardır, olmalıdır. Yabancı dil öğrenmenin kimseye bir zararı olmayacaktır; fakat yabancı dil öğrenmek ana dil tamamen öğrenilmeden yapılmamalıdır. Bunun aksini, bu gün görüldüğü gibi çok acı olur. Yeni nesiller yabancı dille ana dilleri arasındaki farkların ayrımını yapamazlar.

    Sizce neden evrenselleşen bir dünyada; milletlerin, dinlerin, dillerin bir yapılmaya çalışıldığı bir dönemde “Türkçe kirleniyor!” diye haykırıyorum? Bayanlar baylar, ben de en az sizin kadar ırkçılığın, din üzerine kurulu katliamların ve birbirini anlayamayan milyarca insanın yaşadığı dünyanın bir mensubu olmaktan haz duymuyorum. Fakat birileri bunun böyle olmaması gerektiğini söylerken; birleşim noktasına kendi değerlerini koymaya çalışıyorlar. Tüm insanlık kendi dinlerini, kendi dillerini, kendi değerlerini benimsesin istiyorlar. Bence bu bir kültür kıyımıdır; fakat bunu anlamayan milletler evrensel olduklarını sanıp kendi dillerini, kendi kültürlerini öğrenmeyerek emperyalist dünyanın başındakilere benzemeye çalışıyorlar. Ne mi oluyor? İki tabure arasında kalıyorlar. Bir bakıma her ikisinde de oturamıyorlar. Her an düşüp yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

    Ben herkesin ortak bir dili konuştuğu, ortak insani değerlerin taşıdığı, atalarından dolayı hor görülmeyen insanların olduğu bir dünyada barış içinde yaşmak istiyorum; fakat bu dünyanın herkesin İngilizce konuştuğu, sadece Amerikalıların ve Avrupalıların insan sayıldığı ve insanların değerlerinin atalarıyla belirlendiği bir dünyayla karıştırılmasını istemiyorum.


    FLOOD yapmıyorum sadece uzun uzun sizi sıkmak değilde kısa kısa paylaşarak sizi yormak istemiyorum...


    büyük imza kullanmayın.

  8. #8
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart

    Vatandaş TÜRKÇE Konuş..!

    Atatürk 1931 yılında Türkçe ile ilgili özlemlerini şöyle dile getirmiş, "Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar". Türkçenin medyada ve bilişimde kullanılışına bakıyorum da, Atatürk'ün bu özlemine acı acı gülmekten başka birşey yapamıyorum.

    Türkçeyi katleden sektörlerden ikincisi medyaysa, birincisi bilişim... Al birini vur ötekine. Her ikisinin de özlenen düzeye gelememesinin baş nedeni de Türkçeye karşı gösterdikleri özensizlik. Halkın kullandığı dilden uzaklaştıkça, halka da ulaşamıyorlar. Bu yüzden de bir türlü arzulanan satış rakamlarına ulaşamıyorlar.

    Gazeteler halkın dilinden konuşmuyor. Bilişim sektörü de. Her iki sektörde de bir ukalalıktır gidiyor. Her iki sektörün mensupları da yabancı terimleri kullanmakta ustalaşmışlar. Ne kadar çok yabancı kelime kullanırlarsa o kadar bilgili olduklarını göstereceklerini sanıyorlar. Ve dikkat ederseniz, yabancı kelimeleri en yoğun biçimde kullananlar yabancı dil bilgisi en az olanlar arasından çıkıyor.

    Dil Bayramı kapsamında yapılan yedi oturumdan birine konuşmacı olarak davetliydim. Bilim Dili Olarak Türkçe başlıklı oturumun başkanlığını Prof. Talât Sait Halman yaptı. Diğer konuşmacılar ise Prof. Dr. Engin Bermek, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Prof. Dr. Mustafa Özkan'dı.

    Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Son Osmanlı Dönemi Tıp Dilinin Türkçeleşmesi Meselesi başlıklı konuşmasında geçen birkaç yüzyıl boyunca yazılan bilimsel eserlerin konularına ve yüzyıllara göre karşılaştırmasını yaptı. Bu karşılaştırmada bir nokta dikkatimi çekti. 20. yüzyıla gelinceye kadar Türkiye'de yazılan astronomi eserlerinin sayısı matematik eserlerine fark atıyormuş. Ancak bu eğilim 20 yüzyılda tersine dönmüş ve astronomi eserlerinin sayısı hızla düşerken, matematik eserlerinin sayısı hızla artmış ve astronomi eserlerini açık ara sollamış.

    Nedenini düşünürken, artık pek gökyüzüne, ufka bakmaz bir toplum olduğumuzun farkına vardım. Başı önüne eğik bir toplum olduk çıktık. Kimse ne göğe, ne ufka bakıyor. Aynı şekilde geleceğe bakanların sayısı da azaldı. Herkes gününü yaşıyor, geçmişini anıyor. Geleceğe bakanların sayısı çok az.

    Bu geleceğe önem vermeme alışkanlığının Türkçeye özen göstermememizin nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çok hızlı bir şekilde ve genellikle sınırlarımız dışında ilerleyen teknoloji kendi sözcüklerini, kendi terimlerini de yaratıyor. Bu yeni sözcük ve terimler dilimizi sürekli bombalıyor. Yeni teknolojileri halka anlatan medya ve bu teknolojileri halka pazarlayan bilişim sektörü yabancı dilden gelen bu yeni sözcük ve terimleri Türkçeleştirmeye çalışmadan aynen kullanma kolaycılığına kaçıyorlar. Böyle yapıyorlar çünkü umurlarında olan tek şey günü kurtarmak. Gelecek umurlarında değil.

    Türkiye Bilişim Vakfı bünyesinde kurulan Bilişimde Özenli Türkçe isimli bir çalışma grubu var. Kurucu üyeleri arasında ben de varım. Grubun kurucu başkanı Tuncer Ören, "Kendi kültürlerine saygı duymayanlar başkalarından saygı beklemek haklarını yitirmiş olurlar. Dilimize özen, benliğimize duyduğumuz saygının bir göstergesidir. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bilişim dilimizin zengin bir Türkçe olmasını istiyorsak, şimdiden özenli bir Türkçe kullanmaya başlamalıyız. Bilişimci olabilecek kadar yetenekli olan kişilerin bu özeni gösterebileceklerine inanıyorum." diyor.

    TBV Bilişimde Özenli Türkçe çalışma grubu önümzdeki günlerde özenle hazırlanmış bir İnternet sitesiyle kamuoyunun önüne çıkmaya hazırlanıyor. Adresi buraya yazmıyorum isteyene ulaştırabilirim.

    Öte yandan Türk Dil Kurumu da son başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın'ın kişisel ilgisi sayesinde bilişim Türkçesine büyük önem veriyor. Bu bilişim sektörü için büyük bir şans. TDK'nın İnternet sitesinde Türkçe Sözlük'ün anında erişimli, sayısal sürümü yayınlanıyor. Yazım Kılavuzu ise sırada. Hepsinden önemlisi sitede yeni terimlere Türkçe karşılıkların önerildiği ve tartışıldığı bir zemin de sunulmuş. Şimdilik kör topal işliyor ama çok daha etkin bir elektronik forum ortamı sağlanması için çalışmalar sürüyor. Bilişimde özenli Türkçe kullanımına bu sitedeki tartışmalara katılarak da katkıda bulunabilirsiniz.

    Ama yapabileceğimiz en büyük katkı yabancı terimler yerine Türkçe karşılıklarını kullanmaya, Türkçe karşılık yoksa uydurup, kullanarak önermiş olmaya özen göstermemizden geçiyor. Düşünsenize önerdiğiniz bir kelime, halk dilinde kabul görüp, Türkçeye girse, bundan büyük mutluluk mu olur?



    büyük imza kullanmayın.

  9. #9
    Sefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Jul 2009
    Mekanım
    Keşke bir mekanım olsa:(
    Yaş
    18
    Mesajlar
    5.661
    Üye Puanı
    4723

    Standart

    TARİHTEN GELECEĞE TÜRK DİLİ


    Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN



    Türk dilinin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde 300'den fazla Türkçe söz yer almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak kökenden gelmektedir ya da alış veriş sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun Türkçenin ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4-5000 yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler Türklerle Sümerlerin komşu olduklarını da gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları arasında, belki de daha önce Ön Asya'da yaşamış olmalıdır.


    M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz'le Hazar'ın kuzeyinde ve Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların önemli bir bölüğü ve yöneticileri de büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu kelime Türkçe Temir (demir) olsa gerektir.


    Dîvânü Lûgati't-Türk'te anlatıldığına göre İskender'in Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330'lar) Türklerin bir kısmı, hükümdarları Şu yönetiminde Hocent civarında, yani Seyhun'un yukarı havzalarında idiler. İskender'in gelişiyle Şu ve idaresindeki Türkler Altaylara çekildiler; Oğuzlar ise Hocent civarında kaldılar.


    Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220'lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209'da hükümdar olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarları idiler ve merkezleri bugünkü Moğolistanda bulunan Orhun vadisinde idi. Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840'a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö. 220 - M.S. 840 arasındaki 1000 küsur yıllık dönemde Türkler kudretli zamanlarında Okyanus kıyılarından Hazar'a, hatta bazen Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S. 370'lerde İdil'i geçmiş ve Kafkaslarla Karadeniz'in kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370'ten başlayarak yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuşlardır.


    Asya ve Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen bazı özel adlar ve kelimeler onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin Çinceleşmiş biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir. Attilâ'nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve oğullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç kelimelik bazı küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeşitli hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla ifade edildiği için Bulgar Türkçesindeki sayıların adlarını da böylece öğrenmiş oluyorduk.


    Moğolistan'da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen en eski metindir. İlteriş Kağan'a katılan bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır. Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor Kağan'a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760 arasında dikilmiştir. Moğolistan'da, Yenisey vadisinde, Kazakistan'da, Talas'ta (Kırgızistan), Kuzey Kafkasya'da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya'da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuştur. Bu küçük yazıtların 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan, hatta Macaristan'dan Güney Sibirya'ya ve Moğolistan içlerine kadar uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.


    9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde, Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840'ta Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma değil, basma eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam etmiştir.


    11. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig Balasagun'da yazılmaya başlanmış, Kâşgar'da Karahanlı hükümdarına sunulmuştur. 1070'lerde Bağdat'ta kaleme alınan Dîvânü Lûgati't-Türk de aslında Kâşgar muhitinin eseridir. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı hâline gelmemişti. Kâşgarlı Mahmud 1070'lerde Türk yazısının Uygur yazısı olduğunu kesin şekilde kaydeder.


    Kâşgarlı Mahmud Türklerin 20 boy olduğunu yazar ve onları batıdan doğuya doğru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3. Oğuz, 4. Yemek, 5. Başgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku, 9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. Yağma, 14. Uğrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut, 19. Hıtay. Listedeki Hıtay'ı Kâşgarlı'nın ifadesiyle "Çin ülkesi" olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla Bulgarları yerleştirir. Kâşgarlı'nın iki dilli oldukları için dillerini bozuk saydığı Soğdak, Kençek, Argu ve Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans sınırından Çin ve Moğalistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.


    13. yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleştiği bölge Aral'ın güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda Altınordu'nun merkezi olan Hazar'ın kuzey kıyısındaki Saray'dan hatta daha batıdaki Kırım'dan Tarım havzasının doğusundaki Gansu'ya kadar Türk yazı dili kesintisiz olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu'da kullanılan dile Türkoloji literatüründe Uygur Türkçesi, Altınordu ve Türkistan sahasında kullanılan dile ise Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve gramer yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını kullanır.


    13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana sahadan başka üç coğrafyada daha kullanılıyordu. Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü Tataristan) sahasıdır. Burada bulunan mezar kitabelerinin dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu. Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu sahasıydı. 13. yüzyılda bu alanda Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı dili doğmuştu. Bu yazı dili Balkanlara doğru sahasını genişleterek kesintisiz şekilde bugüne dek sürmüştür. Sadece mezar kitabelerinde gördüğümüz İdil Bulgarcası 14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve Suriye'de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.


    Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuzlar İran'ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu'ya gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye'nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu sahalarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan'da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu asırlarda yazı dili henüz standartlaşmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul ağzı esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran'la birlikte bir başka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin şekilde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de şairidir. 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.




    büyük imza kullanmayın.

  10. #10
    Vegeta - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Kayıt
    Sep 2010
    Mesajlar
    5.172
    Üye Puanı
    7738

    Standart

    Ya çoğuna katılıyorum bunların hatta sabitlenmeli bence.Şu küçük herkez herkes hatası falan yerine ilk slm hi falan yazananları düzeltmek lazım.



+ Konu Cevaplama Paneli

Popüler Aramalar:

türkçenin doğru kullanımı ile ilgili uyarı levhaları

türkçe ile ilgili uyarı levhaları

dilimize giren yabancı kelimeler

türkçenin yabancı diller karşısındaki durumu

türkçemiz yok oluyor

türkçeyi korumak ile ilgili sloganlardilimizi yabancı kelimelerden arindirilmasi icin slogan calismasidilin yozlaşmasıtürkçenin korunmasıtürkçeye giren yabancı kelimelertürkçenin yozlaşmasıTÜRKÇENİN KORUNMASI İLE İLGİLİ AFİŞtabelalarda yazım yanlışlarıtürkçemizin doğru kullanılması ile ilgili uyarı levhalar ve sözlerdil kirliliği örnekleritürkçenin doğru kullanımı ile ilgili afişdilimizi koruyalım dini sohbettürkçemiz yozlaşıyorhalide edib adivar kalp agrisi pdfTürkçenin yozlaşmasi yabancı is yeri levhaları

Konu Etiketleri

Bu Konuyu Alttaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz!

Bu Konuyu Alttaki Sosyal Ağlarda Paylaşabilirsiniz!

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

SEO by vBSEO 3.6.0